29 Eylül 2017 Cuma

ÖZGÜR ÜNİVERSiTEDE GÜZ DÖNEMİ FELSEFE ÇALIŞMALARININ KONUSU WİTTGENSTEİN- GOETHE


Zihnin kendilik (ben merkezi, öznellik) olarak dünyayı bir temsil dünyası olarak nesneleştirmesine, düşünmesine karşıt olarak, bu temsil dünyasının yapılanmasının izini süren felsefi sorgulamanın Wittgenstein’ın Goethe’nin arketipik fenomen (yazım) bağlamında aydınlatılması; Platon’un mağara metaforunda sanı (doxa) yapılanması içindeki zihnin aydınlanmasına Heidegger’in çalışmalarının açtığı imkan çalışmalarımızın temel konusudur.  
Sanı yapılanması içindeki zihnin bilgi inanışları; hayatı madde, atom, atom-altı parçacıklar dünyasına analiz eden; zihni beyin, sinirbilim  süreçleriyle açıklamaya çalışan   düşünme yapılanması, bir temsil dünyası olarak tezahür eden  arke-tipik hayat fenomeniyle bağlantısallığının farkında olmadığı zaman Platon’un mağarasıyla düşündürmeye çalıştığı; ben merkezli, dilin temsil araçlarıyla gerçeklik inanışlarının birbirine karıştırıldığı sanı yapılanması ortaya çıkmakta.
Karşıt olarak arke-tipik tezahür bağlamına dair Farkındalık (Goethe’nin Galile-Newton analiz ve temsil dünyasına eleştirel görüş noktası), bütün olası tarihsel yapılanmaların dünyasallaşmasının, tarihselleşmesinin kökenindeki Arke-tipik Fenomen’e dair  bir farkındalık. Bütün tarihsel kültürel  dillerin temsil dünyalarının kökeninde adla, gösterim işaretleriyle, formlarıyla dilde gerçeklik temsillerine esas olan imlem farklarının farklı olası/mümkün ve mümkün olmayan bağlantı kombinezonlarıyla  farklı anlam gösterim deneyimlerine; bu deneyimlere bağlı gerçeklik inanışlarının sanı yapılanmalarına imkan olduğuna dair bir farkındalık olarak, tarihsel zihnin gerçekliği “önce” ve “sonra”, “neden” ve “sonuç” olarak  ardışık ayrımlı olarak deneyimlediği gerçeklik inanışının  sanı yapılanmasına hem aşkın (transcendent) hem içkin, eş anlı (synchronic) olarak dokunan bir farkındalık imkanı,  hakiki Felsefi düşünmenin hayatımıza sunduğu bir imkan. İmlem farklarının bağlantılı tezahürünün farklı olası kombinezonlarının bir anlam gösterim deneyiminin bir işaretle, formla, figürle okunmasına, bir olgu olarak görülmesine (seeing as) ve kurallaşmasına nasıl imkan olduğuna dair bir farkına varış insan zihninin dilin formları ve kurallarıyla yapılanmasını insan için saydamlaştırmakta.  Gösterim işareti formun, figürün temsil ettiği anlamın birbirine zincirlenen imlem farklarının bağlantılı dokusunda insan gövdesinin tepkilerinin ve sonuçlarının kullanımının da gösterimlerin gösterimlere örüldüğü   bağlantılı bir tezahür dokusunda öğrenildiğine dair bir farkındalık, gerçekliği gösterim deneyimi olarak inanılan gerçeklik deneyiminin yapılanmasını ve kurallaşmasını  saydamlaştırmakta.  Saydamlaşma, doğruluk-kesinlik inanışı içinde kurallaşmış ve katılaşmış gerçeklik deneyiminin özne-ben ve nesnesine dair doğruluk-kesinlik inanışını, bağlı olduğu arke-tipik imlem bağlantılı dokuda öğrenilen, kurallaşan dokuda bağlantılı olarak tezahür eden,  kimlikler üstü  bir konuşma ve işitme; ben ve ötekine, nesneleşmeye şeyleşmeye ayrışmanın kökeninde şeyleştirilemeyene dair bir sezginin insanda berraklaşması anlamına geliyor. Bu anlam, Zen Bilgesi Hui-neng’in  “eller çiçekler toplamadıkça el,  ayaklar dağlara tırmanmadıkça, derelerden, köprülerden geçmedikçe ayak değildir…” sözünde dile gelmekte. Yani insanın elleri, ayakları ,kullandığını sandığı bedeni, söz söylemede kullandığı dudakları, çıkardığı sesler dünyanın her an vücuda gelişiyle  bağlantılı bir devinim kullanım çevrimi içinden söz olarak dile gelmekle birlikte; insanlar sözü (logos’u) anlam ve gösterim temsillerinin  araç-sonuç amaçlı kullanım kuralları üzerinden sanki kendi kendilerinin ne olduğunun temsilcisi olarak görmekte. Öte yandan “olarak görme”nin bağlantılı yapılanmasının farkında olmayan insan aslını gördüğüne, gördüğünün ne olduğunu gördüğüne inanmakta. Böylece sanı (doxa) yapılanmasının farkında olmayan insanın görüş ve düşünme dünyası, Platon’un “mağara metaforu ile farkedilir kılmak istediği durum ortaya çıkmakta.   
Heidegger bu Farkındalığın önünde eğilen Heinrich von Kleist’ı alıntılıyor:
“I step back from someone, who is not there yet, and bow a millenium ahead of him, before his spirit.)

Henüz orada olmayan birisinden bir adım geriye uzaklaşarak, ve onun bin yıl ilerisinde  tinin’in farkındalığı önünde eğiliyorum.
Orada olmanın, o farkındalığa varmanın yolu olarak felsefi sorgulamamın yoluna çıkmak isteyenler için felsefe, intellektualist felsefe kuramlarının, analiz ve kurgularının mantıksal yapılanmalarını çözümleyen, saydamlaştıran bir düşünme etkinliği olarak gerçekleştirilmek gereğinde. Bu bakımdan, felsefi düşünüm  yolu bizzat düşünmeyi  düşünce denemeleri ile canlandırma ve harekete geçirmeye bağlı bir dolayım içinden geçen bir yazımı, konuşmayı dile getirmeyi; dile gelen ana adanmış bir düşünmeyi talep ediyor.  Bu yol açıkça, kuramsal analiz, sentez, tartışma malumatına yeni bir tartışma, kuram, kurgu ekleme esasına göre kendini “felsefe” olarak sunan, gazetecilik esaslı felsefe yazımı ve öğretiminin felsefe anlayışından ayrılmakta.   
Özgür Üniversitedeki felsefe çalışmalarımız bu düşünme etkinliğine katılmak isteyenler için bir program. Bu nedenle, felsefe tarihi malumatı olarak felsefe kuramlarının mantığına uygun tartışma ve kuram üretimine dayalı felsefe anlayışından kökten ayrılan bir düşünmenin yolunu açmaya çalışan Heidegger, Wittgenstein’ın fenomenolojik düşünce denemeleri bağlamında Buda, Zen aydınlanmasının aşkın (transcendent) farkındalık yoluyla kesişen bir yola çıkmaya ilgisi uyanmış, ya da uyanmaya hazır, sorgulama dürtüsü bekleyen  katılımcıları bekliyor.
Katılımcıya Not:
Özgür Üniversitede felsefe çalışmalarımız, epistemoloji kuramlarının merkez aldığı zihnin dilin temsil araçları ve kullanım kurallarıyla içine girdiği aksiyomatik doğruluk, kesinlik, bilgi ve değer inanışlarıyla sanı ve mantık yapılanmasını saydamlaştırma etkinliği olarak Wittgenstein’ın düşünce denemeleriyle açtığı damardan ilerlemekte. Bu damar, imlem farklarının iç bağlantılı olarak öğrenilen dikişlerini düşünce denemeleriyle sıkılaştıran veya yeniden alışılmadık bağlantı konfigürasyonlarıyla yeniden dikişleyen düşünce denemeleri yoluyla açılmakta. Anlam farklarının dış bağlantılı adlandırma ve gösterim işaretleriyle araç sonuç amaçlı dilde temsiller kurallar tanımlamaya, kurallı düşünmeye  nasıl imkan olduğunun izi açılan bu yolda oto-hetero afektiv anımsama ve anımsatmalarla  saydamlaştırılmakta. İmlem farklarının bağlantılarının sıkılaştırılması,  imlem farklarının bağlantılı dokusunda  “zihin”, “ben”, “öznellik deneyimi”, “bilinç”, “kendilik bilinci”, “düşünen töz” olarak adlandırılan tözün dokudan soyutlanabilir bir öz kendiliği olmadığını bir modalite olduğunu saydamlaştırmakta. İmlem farklarının bir gösterim ifadesinin ortaya çıkmasına imkan olan bağlantı konfigürasyonlarının ve kurallaşmalarından hareketle temsil dilinin dış bağlantılı adlandırma sistemlerinin kurallaşmalarıyla,  farklı doğruluk kesinlik deneyim inanışları içinde dilin temsil dünyasını “dış dünya” olarak okuma, görme (seeing as); kendini “özne” “zihin”  olarak deneyimlediğine inanma alışkanlıklarının yapılanması saydamlaştırılmakta. Ona bağlı olarak, insanın kendini bilgi öznesi olarak deneyimlediğine inanan zihin modalitesinin farklı inanış sistemlerinin, farklı paradigmalar oluşturan bağlantıları içinde farklı aksiyomatik doğruluk kesinlik deneyimleriyle farklı yaşam biçimleri saydamlaştırılmakta.
Öte yandan, bu saydamlaşmanın olmadığı görüş noktası, zihnin dilin temsil araçlarının araç sonuç amaçlı dış bağlantılı kavramsal tanımlama ve ayrımlarla içine girdiği sanı yapılanmasının görüş noktasının dünyayı kendi dışında, temsil araçlarının ona araç sonuç amaçlı olarak içinde davranmaya ve kullanmaya sunduğu şekliyle görülen ve okunan dünya ufku! Ne ki bu görüş noktasında yapılanmış benlik, temsil araçlarının operasyonel öğrenme, kullanma örüntüsünde yapılanmış bir benlik olduğunun farkında olmadığı için, temsil araçlarının araç sonuç amaçlı kullanımları üzerinden dünya ufkuna yansıttığı temsilleri temsil araçlarıyla okuma içinde davrandığının, konuştuğunun, onların gerçekliğine dair deneyim, algılama, adlandırma inanışları beslediğinin farkında değil. Bu durum tam da zurnanın zırt dediği yer! Yani bilincin özne nesne yarılmasının farkında olmaması sonucu dünyaya ve kendine dair özcü sanılarla epistemolojiler kurguladığı, sanıların sanıları örmesine ve zihni kendi doxa dünyasına hapsetmesine neden olduğu psikolojik mekanizmanın bellek ve imgelem beklenti ve çağrışımlarıyla işlemesinin düşünme etkinliğine egemen olduğu nokta. Doxayı çözen, sanı dünyasını çatlatan para-doxal farkındalık ışığı, ancak zihnin dilin dış bağlantılı adlandırma ve betimlemelerle, figür ve formlarla dünya ufkunun zaman ve mekan aralıklarına bellek ve imgelem çağrışımlı olarak örülmesinin kurallaşmasının fay çatlağında oto-hetero afektif bir dokunumun uyanışıyla mümkün olmakta.  Dilin temsil araçlarının, kavramsal ayrımlarla araç sonuç amaçlı dış bağlantılarla temsilinin imkanı ve belleğin bu araçların kurallarının ve kullanımının öğrenilmesiyle içine girdiği kronolojik zaman deneyiminin yapılanması,  belleğin  kronolojik zaman deneyiminin çatlatılmasıyla, ortaya çıkan fay kırığı boyunca imlem farklarının iç bağlantılı, birbirinin anlamını bağlantılı imlediği (signify) eş anlı bağlantısallığa oto-hetero afektif temasla mümkün olmakta. Paradoxal farkındalığın ışığı, zihnin kronolojik bellek yapılanmasının izini, bellek tepkilerinin henüz kendi araç sonuç düzeninde basamaklanan sıralanmasını, basamak aralıklarının boşluklarını yaratmadığı âna oto-hetero afektif temasta ışımakta. İmlem farklarının boşluksuz dikişlenen iç bağlantılarının bellekli gösterimlerin yeni imlem farklarıyla yeni sonuçlara örülen bağlantılı dokusunda zihnin gösterim ve sonuçlarıyla gösterimlerin gösterimlere, sonuçların sonuçlara örüldüğü bir dokuya oto-hetero afektif temasında ışıma imkanı buluyor. Bu imkanı Wittgenstein imlem farklarının bağlantılı dokusunu düşünce denemeleri ile sıkılaştırarak yaratır. İmlem bağlantılarını farklı olası bağlantı konfigürasyonları içinde kurgulayan düşünce denemeleri normal yapılanmış, dilde olanaksız, saçma, düşünülemez olan bir anlam gösterim deneyimini, örneğin “dişimin ağrısı” ifadesini başkasının dişinde bir anlam deneyimini ve gösterimini olası kılan bağlantı kombinezonları kurgulayarak saydamlaştırır. Dış bağlantılı bir gösterimle temsil edilen anlamın  temsiline mantıksal kural, norm, konvansiyonel kural, paradigma oluşturan çatılanmayı  iç bağlantılı imlem dokusundaki bağlantı konfigürasyonlarına bağlı olarak bellekli gösterimlere ve sonuçlarına örülen, dilde “oyunun kuralları” normları, paradigmaları olarak çatılanan mantıksal inanış sistemleri, farklı yaşam biçimleri ören oyunun kurallarını, imlem bağlantılarının kendiliğinden bellek ve imgelem düzeninden bağımsız bağlantısallığının    dokusunu sıkılaştıran düşünce denemeleriyle saydamlaştırır. Ne ki, “oyunun kurallarının” bu zeminin saydamlaştırılmasına bağlantılı yönü ve para-doxal dokunuşu; bu dokunuşun bellek ve imgelemin sanı  yapılanmasını saydamlaştıran dokunuşu tam da bu dokunuşa kör kalan, karşılık vermeyen inceleme ve yorumların ördüğü bir önyargı duvarıyla kesilmiştir. Bu nedenle, “oyunun kuralları” hep  konvansiyonalist, pragmatist, relativist, instrumentalist vs. yorumlara hapsolmuş; zihni doxa yapısından çözen, düşünce denemeleriyle oto-hetero afektif anımsama ve anımsatmalarla açtığı paradoxal farkındalık dolayımı; bu dolayımın heteronomik bir yazım dolayımı içinden saydamlaştırdığı farkındalık; bu farkındalığın her türlü epistemolojik aksiyomatik doğruluk kesinlik inanışının, “realist”, “idealist”, “ruhçuluk” veya “maddecilik” vs. vs. olarak deneyimine dayanan  rasyonalitelerinden hiçbirini sahiplenmeden saydamlaştıran heteronomik yazım dokusu;  bu rasyonalitelerin kuramlarına egemen olan aksiyomatik sanı yapılanmasını içinden aydınlatan yazım dokusunun oto-hetero afektif anımsama ve anımsatmalarla bellekli, araç sonuç amaçlı, pragmatik, instrumentalist kurallarla çatılanan dilin çeperindeki zihin ve sanı yapılanmasını, dilin kökenindeki eşanlı bağlantısallıkla birlikte devindiren dokunumu… ne yazık ki uygun (appropriate) karşılığı şimdiye kadar bulamamış görünüyor.     
                                                 
                                                      *                            *
İmlem farklarının iç bağlantılarını sıkılaştıran düşünce denemeleri, dış bağlantılı adlandırma ve temsillerle temsil edilen araç sonuç amaçlı temsillerle içine girilen zihin modalitesi temsil dilinin araç sonuç amaçlı kullanımlarının sabitleşen doğruluk kesinlik inanşlarını aksiyomatik bilgi ve doğruluk inanışları olarak deneyimlediğine inanmakta! Yani onları kendi kendinin doğruluğunun  kesinliğinin kanıtı olarak deneyimlediğine inanırken, kendisinin bağlantılı dokuda bir zihin modalitesi olarak böyle düşündüğünün, inandığının farkında olmaksızın. Sanı yapılanması ile sanı yapılanmasını saydamlaştıran düşünme arasındaki fark. Zihnin inanış modalitesi içinde olduğunun farkında olmaması,  imgelem ve bellek tepkileriyle araç sonuç amaçlı temsil araçlarının kullanım zincirine zincirlenmiş olmasının ve yapılanmasının farkında olmayışının sonucu. Burada söz konusu  zihnin farklı bağlantı konfigürasyonları ve kurallaşmalar içinde farklı modalitelerin doğruluk, kesinlik deneyim inanışları içine girmesinin izi, düşünce denemeleriyle imlem farklarının bağlantılarının farklı konfigürasyonlar kurgulayarak sıkılaştırılması ile açılan  damarda oto-hetero afektif bir devinime bağlı anımsama ve anımsatma etkinliğiyle  saydamlaştırmakta. Bu damardaki saydamlaşma, bellek ve imgelem alışkanlıklarının kronolojik mekan-zaman aralıkları ve boşluklarını boşluksuz dikişleyen  arke-yazımın, heteronomik yazımın dolayımındaki saydamlaşmanın insana sunduğu armağan olarak etik ve estetik farkındalığın (örneğin Pessoa’nın heteronomik yazımının, Wittgenstein’ın düşünce denemeleriyle yazımının dolayımladığı sanı yapılanmasını çözümleyen para-doxal ana damarın)  farkı çalışmalarımızın da saydamlaşmaya odaklandığı ana damarı karakterize ediyor. 
Wittgenstein’ın Çözümlemesi, düşünce denemeleriyle imlem farklarının bağlantılı öğrenildiği dokuyu boşluksuz dikişlemesiyle ve benlik merkezini kendi dışına sürükleyen oto-hetero afektif bir anımsamayı benlik merkezinin dilin dış bağlantılı adlandırma ve temsilleriyle uğradığı sanı yapılanmasını saydamlaştırmanın yolunda bir alet  olarak kullanmakta. Bu saydamlaşma ile Nietzsche’nin yazısında sözün, adlandırmanın  kökenine dair dile getirdiği görüşün karşılaştırması incelememizin konusu. 

Hatırlatmak gerekirse, karşılaştırmanın amacı galip mağlup taraftarlığı, kimin daha doğru söylediği tartışması değil. Sorun biziz! Bizim meselenin ne kadar, veya daha doğrusu hiç farkında  olup olmadığımız! Bu meselenin felsefe adına öğrendiklerimize, bize sunulan felsefe adına, Nietzsche, Wittgenstein, veya günün modası, sözüm ona modern veya post-modern   felsefe  okumalarına ve yazımına hiç girip girmediği?! Bu durumun bir sonucu olarak  Wittgenstein’ın sonraki dönemine dair yüzeysel bir anlayışın son dönemin popüler düşünürü Alain Badiou’nun onu felsefe tarihinin sofistlerinden, onların nominalizm olarak klişeleştirilmiş felsefe tarihi malumatından öte bir derinlik görmeyen okura sunduğu kitabı. Veya bu vb. sunumlardan  edinilen malumata dayanarak Wittgenstein’ın bir “relativist” olarak görülmesi! Fakat burada sözkonusu relativizmin, bağlantısallığı boşluksuz dikişleyen Wittgenstein’ın düşünce denemeleriyle yazımının açtığı doxa’yı çözündüren, para-doxal farkındalık ufkuna  hiç dokunmadan kalan; hiç interaktif, oto-hetero afektif uyanışa uğramadan  “relativist” yargılamasıyla konuşan, yazan zihniyetin henüz bu konuşmanın öznesinin zihniyetinin kendi bağlantısallığını (sözün relational tezahürü) hakiki anlamda kavramayan söylemi! Temelli sorun bu söylemi üreten konuşma yazma, akıl mantık yürütme alışkanlıklarının relativist veya mutlakçı, idealist veya realist, rasyonalist veya empirist vs. sanı yapılanmalarının mantığına, konuşma yazma alışkanlıklarına egemen olan aksiyomatik doğruluk kesinlik inanışlarının; bu inanışlara kaynaklık eden doğruluk, kesinlik deneyimi sanılarının yapılanmalarının kendileri için saydamlık kazanmamış olması. Bu saydamsızlığın  körün köre yol göstermesi misali akıl yürütmelerine, söylemlerine, okuma ve yazmalarına kılavuzluk etmesi!  
Bu sorun bizim sorunlu, doxa ile hapsolmuş; doxa ile mayalanmış, yoğrulmuş, kalıba dökülmüş zihnimizin okuma yazma, yorumlama, konuşma alışkanlıklarının sorunu. İnsanı ruhsal deformasyona uğratmış tarihsel hastalıktan (Nietzsche) muzdarip  zihnimizin serbest düşüşünü para-chute misali askıya alan; yeniden yükselme olanağını ona sunan paradox’al farkındalığa kapılarını kapatmış bir sanı hapishanesi içinden ona dokunmayan okur yazarlığımız. Dinsel veya bilimsel kendi paradigmalarının sanı yapılanmasının farkında olmayan akıl yürütmelerimizi, sorgulamalarımızı, körün köre kılavuzluk etmesi misali yönlendiren sorgulanmamış aksiyomatik doğruluk kesinlik inanışlarımız!  Bu durum bilgi ile; bilimsel yöntemle düşünme  ile ilişkimizi de kirleten bir zihinsel yapılanmayı karakterize ediyor. Bilime mutlakiyetçi doğruluk, kesinlik sanıları  yükleyen; veya bilimsel analiz yönteminin aksiyomatik inanışlarını bilginin temellerini analiz etmenin yöntemi olarak alan örtük veya açık bilgi kuramsal sanıları besliyor.
                                                              *                *
Nietzsche, Hegel, Wittgenstein, Husserl, Heidegger, Marx, vs. vs. felsefede özgün yaratıcı para-doxal dokunuşu olan yazım, söz, metin ne varsa, onu paradoxal dokunuşundan filtre eden okur yazarlığımızın yorum açıklama, tez, akademik düşünce üretimi adına onları, merkezde yapılanmış aksiyomatik doğruluk kesinlik inanışlarımızın, paradigmalarımızın mantıksal kalıbına dökerek aktarma, anladığını sanma, bunları hikaye etme, aktarma, akademik malzeme vs. olarak kitle eğitim endüstrisi adına üreten, pazarlayan kültür, eğitim endüstrisinin deformasyona uğrattığı okur yazarlığımızın tarihsel bilgi yükünün sanı yapılanmasının yarattığı zihinsel kirlenmeyi  nasıl kirinden arıtıp saydamlaştırabiliriz?  Bu saydamlaşmaya  odaklanan düşünme ile odak merkezi kaymış zihnin durumu arasındaki farkı farketmek için felsefi sorgulamanın yolu, bilgi kuramsal kurguların ve onlara dair felsefe anlatılarının kurguların döngüsünde felsefeyi kirleten okur yazarlıktan ayrılıyor.   
                                                               *                      *

 Bilgi ve değer (etik-estetik) inanışlarına aksiyomatik temel olan doğruluk, kesinlik inanışlarının köküne inen; zihnin dilde kurallarla düşünme, araç-sonuç amaçlı adlandırma ve temsillerle  yapılanmasının izini süren bir yol açma etkinliği olarak felsefe, analiz sentez kurgusu içinde hala aksiyomatik doğruluk kesinlik inanışlarıyla teorik açıklamalar, kurgulara takılı hareket eden  felsefeden farklı. Bu durum şuna işaret ediyor: Felsefeyi felsefe yapan, insana sunduğu imkan-armağan, mantık kuran araç sonuç amaçlı hareket eden ben merkezli zihnin sanı yapılanmasını ben merkezinin sanı yapılanmasının ötesine ilerleyerek çözündürmekle ilgili.  Bu iş oto-hetero afektif bir anımsamayı sorgulamaya katabilmekle; anlamın (sense) doğum noktasında “ben” ve diğer adlandırmaların bağlantılı öğrenildiği anlam dokusuna dokunabilmekle ilgili. Böylece kökende, Zen bilgesi Hui-neng’in   “En baştan bir şey bir şey değildir!” sözünün  boşluksuz dokundurduğu Farkındalık ışığının mum alevi tutuşabilir.  Ve alevin ışığı, felsefesiz bilgilenmenin, ister bilim, bilimsellik adına olsun, ister dinsel inanış sistemlerinin bilgilendirmeleri adına olsun, dilin araç sonuç amaçlı yapılanan temsillerinin insan zihnini bilgi ile ilişki kurmada içine soktuğu sanı deformasyonunda para-doxal bir aydınlanma dokunuşuyla bir uyanışın yoluna sokabilir. Fakat bu imkan, ancak sanılarla, kanılarla belirlenmiş zihinle, onu çözen farkındalık arasındaki farkı bizzat sorgulamanın  kazı-yazı  yoluna yazılan  insana  kendini açan bir imkan. Edilgin bilgilenme yoluyla; örneğin bilimsel veya felsefi uzmanlık çalışmaları sonucu uzman felsefecilerin elde ettiği bilgiler olarak açıklama ve malumat anlatıları aracılığıyla paylaşılabilir bir bilgilenme imkanı değil; bizzat sorgulamayı üreten düşünmeye katılım içinden insana, sorgulama dolayımında kendini açan bir imkan. Bu nedenle felsefede uzmanlık, ustalık, sorgulamanın yolunu açmanın, insanın yapılanmış okuma yazma, yorumlama, akıl yürütme alışkanlıklarına karşı düşünmenin oto-hetero afektif canlılığını harekete geçiren bir yazımın dokusuyla bağlantılı düşünmede kendini gösterir.    
                                                              *                  *

Kendisine verilmiş bu yola kayıtsız kalan insan evrimleşme yoluyla bu yola çıkabilir mi? Evrim insanı böyle bir yola çıkaran nitelik farkının  ortaya çıkması için   sinir sisteminin, duyarlığının  oto-hetero afektif duyarlığının uyanışının gelişme süreci olabilir mi?  İnsan ancak bu nitelik farkıyla düşünmesini harekete geçirebildiği ölçüde araç sonuç amaçlı ben merkezli yaşama alışkanlıklarının ötesinde merkezsiz, merkezi her yerde bir farkındalıkla hayata yeniden dokunmanın, onu seslendirmenin yoluna yazılabilir. 
Bu yolu aça-yazan, seslendiren yazım örnekleri kendi tekillikleri içinde karşılık verilmeyi, okunmayı, seslendirilmeyi bekleyen örnekler olarak felsefe, yazın, sanat adlandırmalarının asli anlamını bize açarlar; ya da bu karşılığı bulamadıklarında hazinenin kapağı açılmadan kalır!  Sanı yapılanması içindeki zihin kendini çözen oto-hetero afektif uyanışla metne karşılık veremediği zaman, merkez zihnin yapılanmış mantık yürütme, düşünme, okuma alışkanlıkları ile karşılık vermesi sonucu,  metnin cevheri ışığının önüne  yorumlarla bir önyargı duvarı örülür. Böylece yorumlara eklenen yorumlar her biri bir tuğla misali metnin asli dokusunun ışımasının önüne bir önyargı duvarı örmekten öteye gitmez yazık ki.  
                                                         *                    *
 
 Felsefi sorgulama insana kendisiyle ilgili nasıl bir Bilgi sunmakta? Bu bilgiye yabancı kalmanın sonucu, insan hem kendine, hem yaşadığı dünyaya dair tarihsel, kültürel, bilimsel, dinsel bilgi inanışlarıyla nasıl zihinsel bir sanı yapılanmasına hapsolmakta? Hapis olduğunun bile  farkında olmayan insan zihni nasıl ruhsal bir deformasyona uğramakta?  Bu durum nasıl bir insan  zihniyeti ve ruhsal dünyası doğurmakta? Bu ruhsal deformasyon insanın değer inanışlarını, vicdani duyarlığını, yaşama, başka insanlara, tarihte hem geçmişte yaşamış hem şimdi yaşayan başka topluluklara, başka kültürlere, başka inanış sistemlerinin değerlerine bakışına nasıl yansımakta?  Bu ruhsal deformasyonu Nietzsche, “hınç” (ressentiment) olarak özetlemişti.

İnsanın bu zihinsel yapılanmayı doğuran olayları anlaması bir bakıma insanın kendi zihinsel hapishanesi olan zihnin dışına doğru bir düşünme kazısı yapmasını talep ediyor. Bu düşünme kazısı, asli anlamında felsefe yapmanın da karşılığı bir fiili durumu karakterize ediyor. Buradaki fiil, fail durumda olan zihni; bellek ve imgelem alışkanlıklarının sanı yapılanması içinde düşünme, konuşma, yazma fiillerinin faili zihin merkezini; sanı yapılanmasını doğuran ve  ben merkezine, kimlik, değer ve bilgi inanışlarına hapseden olay örüntüsünü insana fark ettirecek  düşünme hareketlerinin fiillerini, karşı jestlerinin hatırlatmalarıyla, ben merkezinin, sanı yapılanmasının  izini içerden sürmek anlamına geliyor.
Wittgenstein’ın düşünce denemeleriyle oto-hetero afektif bir devinimi uyandırarak zihnin dilin temsilleriyle ve kurallarıyla yapılanmasının iz sürümüne dair anımsatmalarla sunduğu yazımın ışığının önüne de böyle bir  önyargı duvarı örülmüştür. Wittgenstein metninin başına geleceği öngörmüş olarak konuşur:
Belli bir isteksizlikle bu kitabı yayına teslim ediyorum. Elinde görmeyi en az isteyeceğim insanların eline düşecek. Dileğim, çabucak felsefe yazıcıları (philosophical journalists) tarafından unutulması, belki böylece daha uygun türden bir okur için korunması. (Wittgenstein, Culture and Value, 1948.)

Bugün insanın düşünmesi global ölçekte, belki tarihte her zamankinden de güçlü olarak temsil sistemi olarak dilin araç-sonuç kullanımlı kurallaşan, mantıksal çatılanmalar kuran kuralları, normları, paradigmalarına hapsolmuş durumda. Bu duruma dair farkındalık kazanmakla, hapsolma arasındaki fark, barbarlaşmayla, onu aşma, kendi asli olanaklarına yükselme arasındaki farka karşılık geliyor. 

15 Eylül, 2017





28 Şubat 2017 Salı













                                                
                        KENDİ BAŞKALIĞINA BÜKÜLEN YAZIMIN
                                 HETERONOMİK DOKUSUNDA
                                  YAZINSALIN ARMAĞANINA
                KARŞILIK VERECEK  OKUR-YAZAR’A DAİR   
                                                                                                        
                                                                                             Erkut Sezgin
         
Arkadaşlar! Zemin yoksul, bolca tohum savurmak zorundayız ki ancak orta halli ürünler alalım. Novalis

                    Paradox’u filozoftan çıkart, geriye salt profesör kalır.   Kierkegaard                    
                   
Tarihe ve doğal Gerçekliğe Dair Bilimsel Metodolojilere Dayalı Anlatı ve Temsil Etme Dünyası Nasıl Kurulur? Edebiyat/Yazın Dünyası Nasıl?  Ve İnsan Zihni,  Tarihsel-kültürel bir Formasyonun (yapılanmanın) Deformasyonuna Nasıl Uğrar?![i]  

Bu sorular felsefi bir derinleşmeyi gerektiren sorular. İnsandan (ama hangi insandan!), Söz’ün kökenine inmeyi; kökendeki dil olayının tezahürüne, imlem farklarının iç-bağlantılı boşluksuz dikişlenen tezahür dokusuna dokunan bir düşünümü dolayımlamasını talep ediyor.[ii]  Okur-yazarların, söz söyleme ve söylediğini söz olarak işitme, anlama olayının bu dolayımda nasıl bağlantılı olarak tezahür ettiğini ve oradan soyutlanamayacağına dair iç-görü kazanmaları buna bağlı.  İç görü, bağlantılı olarak tezahür eden dokunun olası kombinezonları içinde,  insanın zihni, psikolojik  heyecan dünyası, imgelem ve bellek tepkileriyle kendilik merkezi olarak ben deneyiminin  çevresine yönelimi, doğruluk kesinlik inanışları (intentionalité) nasıl yapılanıyor sorusunu aydınlatmakta. Bu aydınlanma imkânını ve karşılığını, kendi yapılanmasını dokuyan dokuya oto-hetero afektif olarak dokunan, kendi yapılanmasının iz sürümüne bükülen yazımın ve sorgulamanın oto-hetero afektif  anımsamalarında bulmakta.   Anımsamalar, dış-bağlantılı temsili adlandırma ve betimlemelerle bellek beklentili ve imgelem çağrışımlı ben merkezli konuşma, yazma, düşünme alışkanlıkları nasıl kurallaşıyor, paylaşılıyor; insanlarda nasıl bir dış dünya yönelimi ve yaşama sahnesi; insanın ne olduğuna, kendiliğine dair bilimsel, kültürel, dinsel, tarihsel inanış sistemleri yapılandırıyor sorusunu aydınlatıyor. Anımsamaların iç-görüsünün ışığı tarih sahnesindeki dil-oyununun kurallarını, oyunun kuruluşunu imlerin bağlantılı imlem ifade ettiği, imlem farklarının bağlantılı öğrenildiği ve kurallaştığı tezahür zeminine oto-hetero afektif dokunum içinden aydınlatmakta. Aydınlanmanın ışığı aşağıdaki soruları doğru bir ışık altında yanıtlamanın imkânlarını içinde taşıyor:
Temsil sisteminin araç sonuç amaçlı öğrenilen, paylaşılan kuralları, normları, paradigmaları nasıl bir gerçeklik ve ona bağlı bir inanış sistemini; sistemin kimlik aidiyetlerini; kodlarını; heyecanlarını, psikolojisini, bellek ve imgelem dünyasını yaratıyor? Bu yönelimin doğruluk, kesinlik inanışlarıyla  yaşam dünyası nasıl özne-merkezli nesnellik temsiliyetlerine  bölünüyor; nasıl ruh ve madde, öznellik-nesnellik, iç-dünya dış-dünya,  yer kaplamayan töz, yer kaplayan madde (Descartes)  kavramsal ayrımlarını bir töz ayrımı içinde mutlaklaştıran bir sanı yapılanması doğuruyor? Bu sanı yapılanması, epistemoloji kuramlarının mantığına, aksiyomatik doğruluk, kesinlik inanışlarına nasıl zemin oluyor?  Ve sanı yapılanmasının farkında olmayan yapılanmış insan zihni doğruluk kesinlik inanışlarını artık bir inanış ve sanı olarak değil, kendi kendinin aksiyomatik doğruluk kesinlik kanıtı olarak deneyimliyor? Deneyimini, sanki işte gösterimiyle doğrudan gördüğü, dokunduğu, deneyimlediği, algıladığı bir gerçeği adlandırdığı sanısı içinde yaşıyor.  Dünyayı, gerçekliğini, nesnelerini, olaylarını sanki temsil ettikleri anlam farklarının öz temsilcisi gibi görür, deneyimler sanısı içinde (fakat sanı olduğunun farkında olmayan bir doğruluk kesinlik deneyimi inanışı içinde)  anlatılar kuruyor, yazıyor, okuyor, bilim, felsefe yapıyor. Dinden, tanrıdan, azizlerden, bilgelerden, aydınlanmadan, değerlerden, insan zihni’nin tarihsel-kültürel yapılanmasından vs. vs. söz ediyor – fakat sözü, Sözün kökenine, bağlantılı olduğu hakikat zeminine, hiç dokunmaksızın, farkında olmaksızın!  Bu nedenle, önce yaratıcı zekânın ışığı insanın yapılanmış zihninin yapılarında  oto-hetero afektif fay hareketleri başlatmadan; fayın çatlaklarından ışıltısını sızdırmadan;  “aydınlanmadan”, “felsefeden”, “bilimden”, “dinden”, “tanrıdan”, “edebiyattan”, “tarihten” söz açmak, zihni uğradığı sanı yapılanmasının tutukluluğundan, deformasyonundan çözmeye yetmiyor. Bu deformasyonun ve tutukluluğu aşmanın yolu, sorgulamanın kendine ışık olan oto-hetero afektif  devinimin uyanışında, boşluksuz dikişlenen imlem farklarının  bükülüşlerinde, araç-sonuç, neden-sonuç amaçlı yapılanan bellek ve imgelem yöneliminin iç-bağlantılı olarak öğrenilen yollarının, kurallaşmalarının, dilde “boşluk” ve “doluluk”, “neden” ve “sonuç”, “önce” “sonra” vs. türlü adlandırmalarla  temsil edilen anlam karşıtlıklarının boşluksuz olarak dikişlendiği bağlantısallığın  izini sürmeye bağlı. Çünkü insan  bağlantıların farkında olmaksızın sadece araç sonuç amaçlı, dış bağlantılı  adlandırma ve betimlemelerle temsil edilen dil araçları ve kurallarını öğrenmekle konuşma ve eylemeyi öğrenirken,  sonuçlar elde etmeye yönelik “önce”li, “sonra”lı, “nedenli” “sonuç”,lu yaşama alışkanlığının yatay kronolojik yapılanması içinde, öğrendiği dilin temsil araçlarının araç sonuç amaçlı kullanım kuralları ile yapılanmış bir benlik içinde konuşan, okuyan yazan, dinleyen, akıl yürüten bir  öznellik olarak  yapılandığının farkında değil. Bu nedenle, hayatın dolaysız, araçsız, sonuçsuz, “önce”siz, “sonra”sız, “şimdi”siz; kronolojik tarih sahnesini her an, bir andan ötekine boşluksuz dikişleyen kairotik (transversal) dip ve tepe dalgasının devinimine de hiç dokunmaksızın ve farkında olmaksızın yaşamakta. Yaşadığı dünyaya, sadece kullanmayı öğrendiği dilin temsil araçlarının araç sonuç amaçlı adlandırma ve betimlemeleriyle, kurallarıyla haritalanan temsil edilen bir haritanın temsil araçları ve sonuçları üzerinden dokunmakta.  Fakat dokunduğunu sandığı dünya ufkunun da, kendi gövdesinin bu ufka yöneliminin de, araç sonuç kullanım alışkanlıklarıyla yapılanan, mekanikleşen,  kronolojik bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla, çağrışımlarıyla, araç sonuç amaçlı beklentilerle kurallarla haritaladığı temsil dünyasına örüldüğünü, bu örüntünün ağlarına takılmış olarak davrandığını, konuştuğunu, epistemolojik öznellik nesnellik inanışlar, etik estetik duygulanımlar beslediğini farketmeksizin. Temsil araçlarının kullanım döngüsünde kendi kendinin, benlik inanışlarının da bir kurgu ben-kendilik olarak yapılandığını; insana onu kendi hakikatinden gittikçe uzaklaştıran bir labirent ördüğünü  de farketmek bu konumdan mümkün olmamakta. Böylece, araç sonuç amaçlı temsil araçlarının kullanım teknikleri üzerinden gördüğü, dokunduğu dünyayı gerçek olarak, nasılsa öyle olarak deneylediğine, gözlemlediğine, bilimsel bilgi ürettiğine inanan;  temsil araçlarının kullanım teknikleri ve kuralları üzerinden görmekte, bilimsel gözlem ve denemeler yaptığının  farkında olmaksızın gördüğüne, gözlemlediğine inanan; bilime ve bilimselliğe bağlılık gösteren bir insan tipolojisi ortaya çıkmakta. Sözgelimi aletlerin kullanımının, elinin, gözünün, gövdesinin uzantısı olarak işlediğinin, dil sisteminin kurallarının öğrenilmesine, sistemin işleyişine, mekaniğine örüldüğünün farkında olmayan bir görme, deneyleme, algılama inanışı içinde. Böylece gövdenin yaşama alışkanlıklarının da dil sisteminin kuralları ve mekaniğine bağlantılı olarak nasıl mekanize olduğunun; makinalaşmasının doğurduğu duyarlık körelmesinin ve barbarlaşmanın farkında olmayan bir insan tipolojisinin, ilişkiler örüntüsü, toplumsal, kültürel, tarihsel oluşu, küreselleşmesi ortaya çıkmakta.  Bilime ve teknolojik gelişmeye bir değer körlüğü içinde değer atfeden; ister bilimsel, ister manevi bilginin, dilin kökeniyle, işaretlerin bağlantılı ve boşluksuz olarak  dikişlenen kökenindeki bağlantısallığa dokunumla[iii] ilgili bir kendilik bilgisine ve kendini bilmeye bağlı olduğunu farketmenin çok uzağında kalan bir insan tipolojisine özgü bir Barbarizm tarih sahnesine çıkmakta.
Bu makinalaşma, bilimsel temsillerle, metodolojilerle düşünmenin dilin kökenindeki bağlantısallıktan kopmasına ve  doğurduğu sanı yapılanmasını  “bilim ideolojisi” olarak çözümleyen felsefi düşünmeyi de “bilim” ve “bilimsel düşünmeye”, ürettiği teknolojik kültüre karşıtlık  olarak anlamakta, tepki vermekte. Yani sanı yapılanması, sadece sanı yapılanması ile kalmamakta, saldırganlık üreten bir zihniyeti de doğurmakta. Bilim din karşıtlığının, veya dinler, veya mezhepler arası karşıtlığın ürettiği saldırganlığın ardında tarafların zihniyetlerinin sadece farklı sanı yapılanmalarıyla, fakat aynı tarihsel hastalıktan muzdarip aktörler olmalarının payı vardır. Yani dilin kökenindeki bağlantısallıkla bağından kopmuş temsil dillerinin kuralları, inanış sistemi oluşturan sabitleşmiş normları, paradigmaları, gelenekleri, tarihsel kültürleri  ister istemez bu ayrışmaları, kutuplaşmaları, gizli açık saldırganlığı, Nietzsche’nin hınçlanma (“ressentiment”) olarak tanıladığı tarihsel hastalık semptomlarıyla karakterize olan ruhsal deformasyonu  yaratmakta. Tarihsel hastalık, tarihin hakiki değer birikimine yabancı kalmaktan doğmakta. Bu nedenle, bağlantısallığa değen, dokunan hakiki değer ifade eden kurallar, yani tarihte değer olarak bütün farklı kültürlere dokunan, bu anlamda evrensel değer olarak insanlığın tarihsel değerleri yeni nesillere dokundurulamadığı zaman,  tarihte değer yaratmanın, tarihe değer katmanın değer aldığı  bağlantısallıktan kopan insanın tarihsel oluşu tarih sahnesine egemen olmakta. Nietzsche’nin Tarihsel Hastalık”, Ortega’nın  “Kitlelerin Kalkışması”, Husserl’in “Avrupa Bilimlerinin Krizi”, Michel Henry’nin ve diğerlerinin “Barbarizm” olarak tanıladığı tarihsel durum ortaya çıkmakta. Gerçeklik ve değer dünyası kökendeki bağlantısallıktan kopmuş insanın kendine, dünyaya, bilime, hayata, canlılığa tamamen kendisine öğretilmiş dilin araç sonuç amaçlı temsil sisteminin kurgularıyla, sanılarıyla belirlenmiş zihniyetini ortaya çıkarmakta; ve bu insan tipolojisi kökendeki bağlantısallığa işaret eden felsefelerin diline, yazınsal dokuda bağlantısallığı her tarihsel döneme boşluksuz dikişleyen metinlerarası (intertextual) dokusuna; bu dokunun insana sunduğu imkanlara, armağana  yabancı kalan; saldırgan, ötekileştiren aktörler olarak tarih sahnesini doldurmaktalar.
Kronolojik olarak kurulan bir temsil sahnesinin kronolojik yatay çizgisel zamanı, takvimi, tarihsel zamanı içinde bellek ve imgelem tepkilerinin otomatizmi ile  düşünme, konuşma, yazma, dinleme alışkanlıkları yapılanan insanlar tarih sahnesine girip çıkmakta.  Bu sahnenin oyuncuları olarak yaşadıkları sahne düzenini tarihsel, kültürel anlatı ve inanış sistemlerinin normları ve paradigmaları içinden düşündüklerinin, imgelem ve bellek tepkilerinin bağlantılı zincirlenen alışkanlıkları içinden sanılarını idealize ettiklerinin, mutlaklaştırdıklarının farkına varmadan; Shakespeare’in ünlü Macbeth tiradında seslendirdiği gibi, sahnede bir süre bağırtı ve çağırtıyla, böbürlenmeyle, kasılmayla koşuşturup dururken birden yokluğa karışarak, yerlerini sahnenin eski alışkanlıkları tekrar eden yeni oyuncularına bırakarak geçip gitmekteler.
            Hayat, sadece yürüyen bir gölge, zavallı bir oyuncu,
            Sahnede kasılan, doyumsuz kendiliğiyle zamanını dolduran,
            Ve o an artık sesi kesilen. Bir masal,
             Anlatısı bir meczubun ağzından dökülen, ses ve öfke dolu,
             Hiçbir anlama gelmeyen.
                                                                                   
Yokluğa karışırken ve kendi iç zenginliklerinin, yaratıcılıklarının da de asli kaynağı olan; tarihsel sahnenin her anına dokunan; tarih sahnesinde yaratıcılık, kutsallık, hakiki değer adına  ne varsa  asli değer kaynağına dokunmayan; bu dokunumun insana sunduğu armağana ve şükranına yabancı bir böbürlenmenin sanı yumağında düğümlenmiş kimliklerle, aidiyetlerle özdeşleşmenin kendini yaralayan, yok eden bütün şiddetiyle geçip gitmekteler. Yatay, çizgisel, kronolojik tarih sahnesini hep kendi dip dalgasının dip ve tepe noktaları arasında transversal bir dokunumla taşıyan; ona içkin (immanent) olarak eşlik eden hayatın tezahürüne, değerin asli değme noktasına dokunum demek, tarihte kültürel-tarihsel evrensel değer adına ne varsa değerin hakikat zeminine dokunmak demek.  İnsanı tarihsel çizgisel, yatay, kronolojik zamana ören bellek ve imgelem alışkanlıklarının benlik, kimlik, aidiyetlerle örülü sanı yumağından çöze aşıran yaratıcı dokunumuna, pırıltısına oto-hetero afektif uyanış içinde karşılık vermenin yoluna çıkmak demek.  Ya da, tarih sahnesinin kurucu imkanı olarak onun hem yatay, kronolojik, tarihsel zamanına (kronos)  içkin (immanent) olan; hem bu zamanın dip ve tepe dalgasının transversal  trans-historik, aşkın kairotik anının dokunumuna, armağanına karşılık veremeden,  evrensel adaletine uygun etik-estetik  duyarlık uyanışına  varamadan  geçip gitmek  tarih sahnesinde trajik, dramatik, barbarca, bir oyunun kaderini doğurmakta. Birbirinin savcısı ve yargıcı olmaya,  hem celladı hem kurbanı olmaya teşne oyuncuların, kutsal evrensel adalet, sorumluluk duyarlığından kopmuş hukukunu, dayakseverliğini,  şimdi sosyal medya fenomeni olarak tecelli eden bağlantısallıktan doğan sorumluluk duyarlığından bütünüyle kopuk, iletişimsiz ileti ortamında kendini bütün çıplaklığıyla ve şiddeti ile açığa vuran hıncını ve bu durumun  Kafka’nın Davasında ortaya çıkan karabasan kaderini.      
                                                       *                              *                   
Oto-hetero afektiv devinimle yazım, yatay zamanın dikine (transversal) yükselen dip ve tepe dalgasının kairotik  dokunumuna karşılık veren sözün,  jestin devindirdiği bağlamda; göreni- görüleni, okuru-yazarı, yazarı-okuru, konuşanı-dinleyeni, işiteni-işitileni birbirine bağlı devindiren sözün, çizinin, desenin, tınının, kazı-yazının arkhik dokunumunu dolayımlamakta.  Sözün kökenindeki bağlantısallığı boşluksuz dikişleyen bir yazım etkinliğinin oto-hetero afektiv dokunumunun dolayımında, sözün, yazının kullandığı ses veya çizi figürlerinin, formlarının  arkhik olarak bağlantılı bükümlenişlerinin; bu bükülüşlerin oto-hetero afektif  dokunuşlarının imlemlerinin boşluksuz dikişlendiği dokuda, seslinin sessizle, dolunun boşla, hareketin hareketsizlikle bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla mutlak karşıtlar gibi alımlanmasına karşıt bir iz sürümünün imkanı ortaya çıkmakta.  Bellek ve imgelem beklentili, çağrışımlı araç sonuç amaçlı işaretlerle bellekli kullanımlar için sembolik adlandırmalarla “sesli” “sessiz”, “doluluk” boşluk”, “neden” “sonuç”, “önce” sonra”,  “görünen” “görünmeyen”, “hareketli” “hareketsiz” vs. kavramsal karşıtlıklarla temsil edilmesinin, tanımlanmasının,  gösterimlere, kurallaşmalara örülmesinin izini sürmenin imkanı. Bu imkan, arke-yazımın[iv] anlamının da ifşa olduğu,  bükülen kıvrılan  yay çizerek kavislenen  izinde insana  kendi işaretlerini ve kullandığı dil işaretlerini bağlantılı ve doğru okumasının imkanını saydamlaştıran  iç ışığının oto-hetero afektif uyanışının kat-ettiği derin anımsama (Anamnesis) dolayımında insana kendini en değerli armağan olarak sunmakta.  Yazı karakterlerini temsil eden figürleri, adına “harf” denen figürleri çizen, kalemi tutan ele, parmaklara, parmakları kullanan gövdeye, konuşan, adına “kelime” denen sesler çıkaran, ağzına, gırtlak hareketlerine, nesnelere dokunduğunu, gösterdiğini düşündüğü işaret parmağının kullanımının boşluksuz dikişlenen kullanımının bağlantılı işleyişinin temsil edilmiş her şeye eş-anlı bağlantısal dokunuşunun imkanı ve farkı ortaya çıkmakta. Bu farkın  kendine ışık olan, dilin araç sonuç amaçlı bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla gördüğü, parmağıyla dokunduğu sanı yapılanması içindeki  yapılanmış  bellek ve imgelem beklentili, çağrışımlı düşünen; dünya ufkuna yönelimi sanı yapılanmasıyla örülmüş benliği, kendi asli ışığıyla buluşturan, boşluksuz dikişlenen yazımın arkik bükülüşüne kendi ışığının yansıması düşmekte. Bu ışığın pırıltısı yörüngeyi kendi içinden aydınlatırken sanı yapılanmasını da içinden aydınlatmakta. Bu aydınlanma ışığı Platon’un sanı mağarasını ve sanı yapılanmasını aydınlatan ışığın oto-hetero afektif dokunumunun bizzat kişide içerden etkinlik kazanması dolayımında, kişiyi  doğruluk, kesinlik, kimlik ve aidiyet inanışlarının yapılandığı benlik merkezinden,  kendi Başkalığının merkezsiz dışına; merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerde; ya da merkezi hiçbir yerde çevresi her yerde bir başkalığın dokusuna bükülen yazım ve düşünüm dolayımında imkanını bulmakta. Böylece mağara ve mağaraya sızan ışık dışardan değil, bizzat sanı yapılanmasını çözen düşünmenin  oto-hetero afektif uyanışıyla mağarayı bir sanı yapılanması olarak çözümlemekte. Temsil dünyasının sabitleşmiş kuralları, normları, paradigmaları, aksiyomatik doğruluk kesinlik inanışları  ile bellek ve imgelem merkezi olarak kendilik, kimlik, öznellik inanışlarının bağlantılı yapılanmasının ve kurallaşmasını saydamlaştıran düşünme dolayımında mağarayı içinden ve dışından, iç dış karşıtlığını da bir sanı yapılanması olarak saydamlaştırmakta.     
Bu saydamlaşma ve çözümlemenin imkanı, hakiki anlamda, yani  epistemolojik ontolojik kurgu ve tartışmaların entelektualist mantık kurgusunun ağlarına takılmayacak denli oto-hetero afektif farkındalığını, yani en hassas aletini kullanabilen düşünme etkinliğinde doğmakta. Felsefe için olmazsa olmaz düşünümün (reflexion’un) asli ve hakiki imkanı ancak bu bükülüşü oto-hetero afektiv bir farkındalıkla kat etmenin  icraatı olan yazım ve düşünüm dolayımında ortaya çıkmakta. Kelimenin asli anlamı kelimenin sözlük karşılığında değil, boşluksuz dikişlenen söz olayının  bükümlenişlerinin  çizdiği yayın izinde işaretlerin bağlantılı okunmasının,  kendine ışık olmasının; Kendini Bilmenin asli anlamını kişinin kendi zihniyetinin, kendilik deneyiminin de bükümlendiği yapılanmaya uğradığı arkhik kavisin dolayımında keşfetmesinin imkanı doğmakta. Kökendeki Olaya dokunumdan çizik alan bir çiziğin iz sürümünde, imlem bağlantılı dikişlenen boşluksuz bir dokuda çizginin dokuda oto afektif yarılışının, con-tourlar çizen figürlerinin bükümlenişinin izinde adlandırma ve tanımlamalarla “boşluk” ve “doluluk”, “önce” ve “sonra”, “neden” ve “sonuç”, “hayat” ve “ölüm”, “öznellik” ve “nesnellik”, “iç” ve “dış” olarak vs. kavramsal farkları öz farkı gibi karşıtlıklarla temsil eden ve kurallaştıran  oyunun tarihsel sahnesi olarak oyuncuların  dünyasının bağlantılı tezahürü ifşa olmakta. Figürlerin bağlantılı  bükülüşlerinin oto-hetero afektif seslenen, dokunan anlamları ile bağlantılı olarak okunan, izi sürülen bir  yörüngenin çizdiği yayın  arkhik  bükülüşü dolayımında  hakiki ve zahiri  dokunumun farkı ifşa olmakta; gösteren parmağın ego-merkezli kendilik-ben inanışının kendi gövdesine ve kendi gövdesi dışına gösterim işaretlerinin araç sonuç amaçlı, “boşluk” “doluluk” karşıtlıklarının tanımlanan temsili anlamlarının kurallaşan kullanımlarıyla yapılanan yöneliminin zahiriliği, aldatıcılığı; sanı yapılanması; dilin işaretleriyle, temsil araçlarıyla kurduğu bağlantıların sanı yapılanması ifşa olmakta. Yörüngenin iz sürümü dolayımında, yazarı-okuru işaretleri, işaretlerin işaret ettiği anlamı kendi bükülüşlerindeki oto-hetero-afektif bağlantılı öğrenme ve yazım  içinden birbirine boşluksuz dikişleyen bir dokuya dokunum içinde gerçekleşen bir duyarlık eğitiminin de olanağı ortaya çıkmakta. Her türden sanat yapıtının, resim, yontu, yazın, şiir, musiki vs.  hakiki asli karşılığı olan değerini tam da bu boşluksuz dokuya dokunan, değen fırça vuruşlarıyla, yüzeye kazınan desen çizimleriyle,  oyuluşlarla girintili çıkıntılı kıvrılan dokuların devindirdiği oto-afektiv dokunumlardan almakta ve bakışı, görüşü henüz hayatiyetini yitirmemiş insana boşluksuz dokundurmakta, bu dokunumun  yarattığı, esinleyici esrarlı ürpertisi ile.  René Magritte’in kendi resminin dokusuyla yarattığı dokunum için belirttiği gibi; Bir resme bakarken artık resmin gizemi içinde birlikteyizdir, resme bakan ve görülen manzara arasındaki özne nesne boşluğunun, manzara ile manzaraya bakan arasındaki mesafenin bittiği.  
Bu dolayıma bağlı olarak insanın işaretleri ad, figür, sembol, form olarak tanımlamalarla kurduğu temsil dilinin kökeninde işaretlerin tanımlamalarla değil, bu tanımlamalara olanak olan, bağlantılı fakat boşluksuz dikişlenen bir yörüngenin  bükülüşlerinde, gösterimlerle tamamlanan, araç sonuç amaçlı bellek boşluklarıyla mekanlaşan, mekanize olan kurallaşmaların da iz sürümünün imkanı saydamlaşmakta. Bu imkan, insanın kendi tarihsel oluşunun, tanımlamalarla temsil dilinin araç sonuç amaçlı kronolojik bellek zamanının yapılanmasının, kurallaşmasının insanın tarihsel zihninin, dilin temsil araçlarının kullanımı ve bu kullanımların bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla izini sürmenin de olanağı.  Bu iz sürümünün dolayımı zihnin tarihsel yapılanmasını aynı anda bağlantılı kökeniyle hem dolayımlı (mediated) hem dolayımsız (immediate) ; ya da hem tarihsel bağlama ve dolayıma içkin (immanent) hem ona aşkın (trans-historik) bir dokunumla  bağlantı içinde çözmenin de imkanını içinde taşımakta. Dilin temsil araçlarının bağlantılı  öğrenilen, bükümlenen yörüngesinde saydamlaşan düşünme, gösterim işaretlerinin boşluksuz dikişlenen bağlantılı dokusunda, insanın hem kendi tarihsel oluşuna, bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla yapılanan benlik, kimlik, aidiyet inanışlarıyla, dilin temsil araçlarına kural olan normlarla,  paradigma işlevinde sabitleşen konvansiyonel kurallarla zihniyet yapılanmasına  hem içkin hem aşkın bir dokunumla dokunmakta.  Böylece tarihsel zihnin, kronolojik, araç sonuç amaçlı yatay akışı,  boşluksuz dikişlenen ve transversal olarak  bükümlenen hayatın asli yörüngesine  uyumlanma   sorunu, kökendeki olayın temellük edilmesi (appropriation) sorunu bu yörüngenin dolayımında imkanını bulmakta. Gösterim işaretlerinin bağlantılarında, tarihsel  zamanın normlarıyla, kurallarıyla yapılanan benlik, kimlik, aidiyet, estetik, etik  değer  ideolojsinin  koşulladığı aktörleri sözün asli dokusunda auto-hetero afektiv dokunumun yaratıcı hayatiyetiyle yeniden devindiren oto-hetero afektif yörüngenin iz sürümünde ortaya çıkan bir imkan olarak. İmkan, her insanın bireysel olarak kendini açmasını, adanmışlığını talep eden, “bireysel” olmanın kelimenin bütün klişe anlamlarından ve çağrışımlarından farklı olarak, bireyselliğin boşluksuz dokuya duyarlı, ona uygun karşılığı veren oto-afektiv canlılığının  uyanışı ve etkinlik kazanması ile bireyselliğin, Birey Olmanın Yörüngede,  Birey Olma’nın yörüngesine kendi düşünmesini ve duyarlığını açan her bireye, daima  bireysel, tekil (singular) olarak  ifşa olan  anlamının dokunumu imkan kazanmakta. Temsil dünyasının sahnesindeki özne-nesne merkezli çoğulluğa, kurulan oyunun sahnesine, tekil (singular) bir kökenden oto-hetero afektiv devinim alan bir çiziğin, özne merkezsiz, kimlik, kendilik aidiyetsiz; merkezi her yerde, çevresi sonsuza, belirlenimsize bükülen yörüngesinin izini sürmeye, kendilik sanı yapılanmalarını (doxa) çöze-yazan dokunumuna adanmışlıkta ortaya çıkan bir imkan olarak.  Bu imkan kendi yazım, çizim etkinliğinin sıkı dokusunda oto-hetero afektif devinimle  dokundurulan bir dokuya dikişlenen, boşluksuz bir devinimle yazım çizim etkinliği olarak, yazarın, çizerin devinimine uygun (appropriate) karşılık veren, Novalis’in not ettiği üzere, yazarın-çizerin  uzantısı olmayı talep eden metinler arası (intertextual) bir doku oluşturmakta.    
Bu devinimin iz sürümü dolayımında merkezleşmiş, iç ve dış dünya ayrımına bölünmüş benliklerin iç yapılanmasının izi, kendi dışında, kendi başkalığının (heteronomik)  dokusunda saydamlaşmakta. Merkezi  kendi dışında, auto-hetero afektiv iz sürümünün dokusunda, farklı bağlantı konfigürasyonları ve kombinezonlarının kurallaşmalarının mantıksal çatılarının dokusunda, farklı olası kendilik, benlik, kimlik, aidiyet inanışları ile farklı  epistemolojik doğruluk-kesinlik inanışlarının aksiyomatik kurallaşması; ethik ve estetik değer normları; onlara bağlı heyecanlar; eşyanın iç yapısına, dair öz inanışları ve onlara dair rasyonalite kurguları saydamlaşmakta.
                                                            *                        *
Pessoa’nın heteronomik yazımının başardığı tam da budur. Ya da Wittgenstein’ın, farklı olası imlem bağlantılı konfigürasyonları, kombinezonları boşluksuz dikişleyen düşünce denemeleriyle imlam bağlantılarının dokusunu sıkılaştırarak (dichten), sıkı-dokuda auto-hetero afektiv bir devinimi uyandırarak, adlandırmaların iç bağlantılı dikişlenen öğrenilen dokusunda  dış bağlantılı gösterimlerle tanımlamalarla dilde ön beklentili, ön-görülü, “önce”li sonra”lı, “neden”li “sonuç”lu, “boşluk”lu “doluluk”lu, tanımlamalara bağlı kurallaştırmalarla, bellek ve imgelem çağrışımlı düşünme ve mantık yürütme alışkanlıklarının birlikte yapılanmasını saydamlaştırması. Dilin mantıksal çatısını kuran araç sonuç amaçlı adlandırma ve tanımlamalara bağlı olarak dilde kuralların kuruluşunu; öğrenilmesini; norm, ölçüt, paradigma olarak sabitleşmelerine dair hatırlatmalarıyla yaptığı hep aynı saydamlaştırma işidir. Bu saydamlaştırmada saydamlaşan da kimlik, benlik, nesnel kendilik, öznel öz-kendilik, öz-benlik deneyimleri olarak idealize edilen, idealist, realist, öznelci (subjectivist) maddeci vs. karşıtlıklarla bilgi kuramlarına temel olan aksiyomatik deneyim inanışlarının ve rasyonalitelerinin yapılanmalarının saydamlaştırılmasıdır.  Adlandırma sisteminin değişen olası kombinezon-konfigürasyon  bağlantılarında hem değişen, hem de değişen konfigürasyonlarda paradigma olarak sabitleşen oyunun kurallarıyla değişen benlik, kimlik, kendilik deneyimlerinin sabitleşmeleri, tarihsel kültürel bir yaşam biçimi sergilemeleri saydamlaşır. Fakat olası bağlantı kombinezonlarında kurallaşan, öz-benlik, gerçeklik sanılarıyla örülü yaşam biçimi olarak yaşanan hayat; dilin farklı kombinezonlarda farklı kurallarla mantıksal çatılar, inanış sistemleri, farklı yaşam biçimleri örmesine-kurmasına bağlı olarak,  bu inanış sistemlerine bağlı öz-deneyim, öz benlik inanışlarını hep kendi sandıkları merkezin dışına sürükleyerek saydamlaştırır. Oyunun değişen bağlantılarını ve kombinezonlarını kurgulayan düşünce denemeleri ve hatırlatmalarla değişik; farklı mümkün ve mümkün olmayan bağlantı konfigürasyonları içinde sürüklerken  ne yaşam biçimi olarak tecelli eden oyunu, ne de yaşam biçimi içinde yapılanan öz-benlik, gerçeklik deneyimini bir öz merkezi olarak sahiplenir; ne de reddeder! Bu  hiçbir öz merkezinde konaklamayan, devingen, öz merkezi sanısının izini hep çöze-dolayımlayan   deneme ve araştırma, derin kazı etkinliğinin yazımı, hep bir öz arayışı ve  teori kurma eğilimi içinde düşünmesi yapılanmış okura ve akademisyen felsefecinin okumasına beklediği karşılığı vermez. Tersine, okurun bu yazımın imlem bağlantılarının dokusunu sıkılaştıran (dichten) düşünce denemeleri ile yazımına uygun (appropriate) oto-hetero afektif karşılığı vermesi esasına göre anımsamalar ve anımsatmalarla boşluk ve doluluklarla yapılanmış bellek ve imgelem mekanının mantıksal yapılanmasını boşluksuz sıkı dokuda iç bağlantılı, eş-anlı oto-hetero afektif bir dokunumla devindiren anımsatmalarla ilerler. Bağlantısallığın rezonansına uyumlu bir tümlüğün tınısında yoğunlaşan, kendini yeniden asli Birliğinde, Tekil tezahüründe  bağlantılandıran  anımsatmalarla (recollection).  Anımsama (“Re-collection”) sözü böylece, yapılanmış bellek alışkanlığının çağrışım temelli hatırlama alışkanlıklarından farklı olarak derin Anımsama (Platon’un Anamnesis düşüncesinin bizzat icra edilmesi) olarak, temsil dünyasının bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla parçalanmaya uğramış kendilik, benlik sanı yapılanmasının parçalarını yeniden kendi birliğinde toplayan derin Anımsama olarak  anlaşılmak gereğinde. Bellek ve imgelem yapılanmasının kökeninde imlem farklarının boşluksuz dikişlenmesine dokunan ve dokunduran oto-hetero afektif anımsama, bellek ve imgelem yapılanmasının temsil dilinin araç ve kurallarıyla parçalanmış sanı dünyasının parçalarını boşluksuz dikişlenen bir dokunun imlem bağlantılı dokusunda  bellek ve imgelem yapılanmasının farklı bağlantılar içinde farklı kimlik merkezleri, biyografiler dokuyan      Başkalığına dokunurken, Pessoa’nın heteronomik yazımının dolayımladığı dokudan,  kimlik merkezsiz bir yazımın dokusundan seslenir.  
                                                             *                            *
Witgenstein’ın düşünce denemeleriyle dilin kurallarının mantıksal çatısını ve zihnin bu çatının kurallarıyla farklı olası kombinezonlar içinde saydamlaştırması onu Pessoa’nın heteronomik yazımıyla açtığı aynı dokuda buluşturur. Wittgenstein da, saydamlaştırdığı alanda yaşam deneyiminin, bir yaşam biçimi olarak nasıl ifade bulduğunu, bağlantısal dokusuna dokunum içinde seslendirirken yapılanan sanı dünyasını, “sanı dünyası” olarak dışından; onu yargılayan, bir öz-benlik (res-cogitans) konumundan seslendirmez. Fakat elbette sanı yapılanmasının farkında olmayan,  temsil araçlarının araç sonuç amaçlı kullanım kurallarını öğrenerek  kendi yaşam biçimi içinden konuşan, akıl yürüten öznenin aksiyomatik  öz inanışlarının, kendini de epistemolojik bir öz merkezi, öznellik olarak deneyimlediğini sanan parçalanmış öznellik  konumundan da değil. Ne üst-akıl olarak epistemolojik kuramların, dünyayı özne veya nesne, ruh veya madde merkezli öz analizleriyle kurgulayan konumundan, ne de herhangi bir yaşam biçimini, onun tarihsel  kurallarını, oluşunu esas  alan, örneğin Hegel’in Avrupa kültürünün tarihselliğini merkez almasına benzer bir konumdan. Fakat sadece ve sadece hep ifade biçiminin kökenindeki bağlantısallığın imlem dokusunu sıkılaştıran, boşluksuz dikişleyen düşünce denemeleriyle; denemeyi çizikten başlatan boşluksuz dikişlenmenin dolayımından hareket eden odaklanmaya adanmış kalarak. Bellekli, ön beklentili, ön görülü, “boşluk” ve “doluluk” vs. anlam karşıtlıklarının “boşluğun” “geçişe açık”, “doluluğun” geçişe kapalı imlem farklarını  bellekli bir eylem hareketinin araçları  olarak yapılandıran ve kurallaştıran ifade olgusunun izini süren saydamlaşmaya odaklı kalarak. Tanımlamalarla, dış bağlantılı araç sonuç amaçlı  temsiliyetler, figürler, formlar, adlandırmalar tanımlayarak kendine bir bellek haritası, bir harita mekanı ören bellekli, araç sonuç amaçlı ve ön beklentili kullanımların mantıksal çatılar kurmasının izini sürerek; çatıların yeni  çatılanmalar yapılandıran kurallaşmalarını; farklı olası, mümkün ve mümkün olmayan çatlanmalarını saydamlaştıran boşluksuz dikişlenen bağlantı konfigürasyonları, kombinezonlarını düşünce denemeleriyle kurgulayarak ilerler.  Böylece saydamlaştırmanın bükümlendiği arkhik yazımın dolayımı,  zihnin de benlik, kimlik, öznellik nesnellik  merkezli aksiyomatik doğruluk kesinlik inanışlarının ve onlar üzerinde temellenen bilgi inanışlarının sanı yapılanmasını saydamlaştırır.  Saydamlaştırma, dilin temsil araçlarının adlandırma ve betimlemelerle, işaret ve figürlerle, çizilen formlarla, modellemelerle temsil edilmesinin imkanı olarak temsil edilen anlam farklarının daima bağlantısal olarak öğrenildiği; insan gövdesinin dil kullanım etkinliğinin de bir öz merkezi, öznellik olarak kendisinden soyutlanamayacağı,  kökendeki bağlantısallığın dokusunu sıkılaştıran ve oto-hetero afektif anımsamaya açan düşünce denemeleriyle yürür.   Kökendeki bağlantısallığın farkında olmayan, sadece araç sonuç amaçlı dış bağlantılı dilin temsil araçlarıyla konuşma, işitme, yazma okuma, akıl yürütme, sonuç çıkarma mantık alışkanlıklarının yönelim (intentonalité) benlik, kendilik, özne merkezli bellek ve imgelem  yapılanmasını, dilin temsil araçlarının kullanım kurallarının çatılandığı araç sonuç amaçlı yolları izlerken ve öğrenirken bu öğrenmeye bellek ve imgelem  alışkanlıklarının da  örülmesini saydamlaştırarak dilin içinden aydınlatır.  Yapılan iş kelimenin tam anlamında bir saydamlaştırmadır; saydamlaştırmanın sunduğu imkan hem sanı yapılanmasına aşkın, onu çözen oto-hetero afektif bir canlılığa (tinsel hayatiyete) sahiptir, hem de ifade biçimlerinin, dışavurumların birbirine boşluksuz dikişlenmelerinin ortak dokusuna içkin, ona içerden oto-hetero afektif verilen bir karşılıktır. Tam da bu nedenle saydamlaştırma ne saydamlaştırdığı oyunun herhangi bir konfigürasyonunun mantıksal çatılanmasını; çatılanmanın kurumsallaşmasını, tarihselliğini ona öz/mutlak değerler atfeden Hegelci bir tarih kültür anlayışına benzer bir tutum içinde, ne de reddeden bir tutum içinde, sadece yaşam biçimi olarak saydamlaştırır.  Böylece, saydamlaşan;  insanın etik-estetik değer dünyasının da kökenindeki bağlantısallığa dokunan farkındalığının ışığında saydamlaşmasıdır. Tarih sahnesinde dilin kuralları, normları ile örülen etik estetik değer ideolojisinin değerlerinin de, kökendeki bağlantısallığa dokunumdan değer alan karşı ağırlığının tartısında yeniden tartılmasının, asli değerlerini bulmasının olanağı da bu saydamlaşmada imkanını bulmakta.   Nietzsche’nin artık bir klişe olarak tekrarlanan, sakız gibi çiğnenen, “değerlerin değerlendirilmesi projesinin”, insanı değer inanışlarını yeniden değerlendirme çağrısının imkanı ve karşılığı tam da bu saydamlaşmada yatmakta. Bu saydamlaştırma işi  onu Pessoa’ya yaklaştırır. Pessoa’nın heteronomik yazımı içinde kurduğu karakterlerin hiçbiriyle özdeşlemeksizin onların yaşam deneyimlerini farklı yaşam felsefeleri, rasyonalitelerini şiir olarak seslendirmesi ile Wittgenstein’ın Felsefeye olan tutumunu dichten bağlantıları sıkılaştırma yoluyla saydamlaştırması heteronomik bir dokuyu, oradaki ifade biçimlerinin dilin kuralları ve temsiliyetleri  içinden doğruluk kesinlik inanışları, yaşam deneyimleri, yaşam biçimleri dokumasını saydamlaştırır. Eleştiri ve çözümlemeler daima, oyunun kurallarının ve zihnin mantık yürütmesinin birlikte yapılanmasını saydamlaştırma doğrultusunda ifade biçiminin bağlantılı dikişlendiği dokuyu sıkılaştıran oto-hetero afektif iz sürümünün hatırlatmalarıyla yürür. Hatırlatmalar, sabitleşen kurallarla mantığı, dünyayı temsil araçlarının araç-sonuç amaçlı kuralları ve teknikleri üzerinden deneme ve kullanma alışkanlıklarının güdümünde farklı olası kurallaşmaların, mantık çatılanmalarının  izini sürer. Kendi dil sisteminin kuralları ve mantığı içinden örtük veya açık yargılayan; üst akıl konumundan bilgi inanışlarını temellendirme savında öz adlandırmalarıyla, inanışlarıyla kurgulayan bilgi kuramlarının mantığına karşı, kuralların daima bağlantılı dikişlenen kökeninin dokusunu sıkılaştırır. Dokunun ne özne ne nesne merkezi olarak öz temsilleriyle adlandırılamayacak olan, fakat ifade biçiminin ne içte, ne dışta, ne öznellikte, ne nesnellikte merkezlenemeyecek oto-hetero afektif dokusunun değişen konfigürasyon ve kombinezon bağlantıları içinde  ifade biçiminin kendini ve çevresini işaretlerle, figürlerle, adlandırmalarla haritalamasının, kurallaştırmalarının; onların paylaşılan, öğrenilen sonuçları üzerinden haritanın işaretlerini, resimlerini, figürlerini dünya ufkunu okur gibi okumasının  bağlantılarını saydamlaştırır. Bağlantıların saydamlaşması, temsil araçları ve kullanım kuralları üzerinden konuşma, dinleme, okuma yazma, görme, dokunma alışkanlıkları yapılanmış öznellik sanıları içinde gördüğüne, dokunduğuna, dünyayı deneyimlediğine inanan ben merkezli öznelliğin merkezini ve sanı yapılanmasını merkezi dışında, farklı mümkün konfigürasyonların farklı bağlantılarında, farklı kurallaşmaların farklı görme (bir varlık olarak görme-deneyim olayı: seeing as something) okuma, konuşma, dinleme alışkanlıkları içinde gezdirir. Kullanmayı öğrendiği temsil araçlarının kullanım kurallarıyla ortaya çıkan bir görme-okuma içinde, yapılanmış ben merkezli düşünme, konuşma, görme, dokunma alışkanlıklarının sanı yapılanması içindeki benliği,  farklı mümkün olası bağlantılar içinde farklı okumalara açar. Farklı okumalar, burada farklı kendilik deneyimlerinin imlem bağlantılı mümkün konfigürasyon ve kombinezon bağlantılarını dolayımlayan ve anımsamalarla kendi bütünlüğüne bükümlenen  yazım dokusu içinde; bir şeyi nesnel farkıyla görme, onu gözle ve dokunmayla maddi bir nesne, gerçeklik olarak görme, deneyleme inancını, bağlantılı dokuda öğrenme ve kurallaşmalarla sabitlenen bir şey olarak görme, bağlantılı dokuda tezahür eden bir okuma olayı  olarak saydamlaştırır.
Farklı okumaların farklı kurallaşmalara açılan  çatallanan yollarında Olay; ne ben-özne, ruh, (res cogitans) merkezli, ne öz-nesne,  öz-madde (res extensa) merkezli olarak dokunur; sadece bağlantıları sıkılaştırma yoluyla oto-hetero afektif olarak dokunan  heteronomik yazımın dokusunda hatırlatmalarla dilin kökendeki bağlantısal dokusu içinden saydamlaştırılır.   Saydamlaşma,  tezahür eden hayatın kendi dokunuşuna uyumlanmaya adanmış bir yazımın dış bağlantılı olarak temsil edilmiş her işarete içinden iç bağlantılarıyla eş-anlı dokunumunda; temsil edilmiş dünya ufkunu içinden aydınlatan heteronomik yazımın bükülen ve kendi kendisine kendi ışığının yansımasında bir saydamlaşmanın da yoğunluk kazanması olarak anlaşılabilir.             
 Araç sonuç amaçlı adlandırmalarla, kronolojik bir düzende farklılıklara, onların kendiliklerine dair özcü/tözcü “ruh” madde” öznellik “nesnellik vs. sanı yapılanmalarını özne merkezsiz, kimliksiz, yada merkezi her yerde çevresi  hiçbir yerde olan bir Başkalığın auto-hetero afektif dokunumuna bağlı hatırlatmalarla  çöze yazmanın, yaza okumanın doxayı çözen, aşan para-doxal, olanağı ve armağanı da bu saydamlaştırmanın dolayımında ortaya çıkmakta. Bu auto-hetero afektiv karşılık yoksa, sözün doğası, dokunumu, bükümlenişi  (artikülasyonu, tonu, tınısı, rezonansı da) karşılık bulmadan kalır ve söz, “retorik” kelimesinin olumsuz anlamıyla mantık dışı, gerçekliğe uygun düşmeyen, etkilemek amaçlı sözle karıştırılır. Doxa’yı çözündüren jestin kendi bağlantısallığını dokunduran para-doxal dokunumu karşılık bulmak yerine, bellek ve imgelem tepkilerinin araç sonuç amaçlı kurallaşması ve yapılanması  ile merkezine sabitlenmiş  benlik, kimlik, kendilik sanı yapılanması içinden mantığa aykırı, çelişkili, etkileme amaçlı söz olarak karşılık bulur. “Söz” kavramının Paradoxa’nın para noktasından, sözün kairotik bağlantısallık içinde doğma anına dokunan farkındalıkla anlaşılan anlamı ile, doxa/sanı içinden düşünülmesi arasında; yani, “söz” adlandırmasının kavramsal anlamının temsil dilinin kavramsal görüş noktasının çağrışımlarıyla düşünülmesi arasında ancak sıçrama (“leap” Heidegger) ile aşılması olası bir uçurum var. Sıçrama yeteneği, ya da bu sıçramayı sağlayacak auto hetero afektiv hayatiyetin köreldiği, felsefede devre dışı bırakıldığı, hep araç, metot, kuram, mantıksal merdiven, çatı kurarak, kullanarak  düşünmenin yazım  ve düşünce üretimi karşısında: Kierkegaard’ın saptayımı da bu farkı notediyor.
                                              “Paradox’u filozoftan çıkart, geriye salt profesör kalır.
Wittgenstein’ın da felsefe yapmanın dilini; temsil dilinin mantığını, yazma, okuma, akıl mantık yürütme alışkanlıklarına bağlı kalarak ve o dilin mantığına tercüme ederek felsefeye deli gömleği giydirmeye benzer okuma yazma alışkanlıklarıyla kendi yazımına verilecek okuma-yazma karşılıkları konusundaki ön görüsü de bu farkla ilgilidir.
“Belli bir isteksizlikle bu kitabı yayına teslim ediyorum. Elinde görmeyi en az isteyeceğim insanların eline düşecek. Dileğim, çabucak felsefe yazıcıları (philosophical journalists) tarafından unutulması, belki böylece daha uygun türden bir okur için korunması. (Wittgenstein, Kültür ve Değer, 1948.)

Bu nedenle onun yazımının asli dokusuna hiç dokunmayan; tersine önüne sadece kuramsal, entelektualist analitik açıklamalardan bir ön yargı duvarı ören; ve artık metnin asli dokusuna karşılık verecek, değerini orada metnin dokusundaki armağanı yeniden seslendirecek; onu yeni okurlara dokunduracak okuma ve yazım yerine; bu duvarın ördüğü örüntünün mantıksal örüntüsüne yeni tuğlalar ören; ne kadar çok tuğlaya referans  ile yazarsa o kadar çok tuğladan referans ve onun karşılığı akademik puan  almak için yazan akademik bir dergicilik (philosophical journalist) yazımı da yürürlüktedir.

Bu nedenle tarihsel zihnin sahnesinin, dilin temsilleri, temsil sisteminin araç sonuç amaçlı  tanımladığı modellemeler, adlandırmalar, kurallar, kurallaşmalar, onların teknikleri, kullanım teknolojileri aracılığıyla kuruluşunu dilin asli kökendeki transversal dikişlenmenin ve bükülüşlerin izini, yörüngesini oto-hetero afektiv bir dokunumun dolayımında izleyerek   anlamak önemli. Çünkü sahne ve oyuncuların tarihsel zihniyeti, benliği, tarihsel sahneye, sahne dekoru olarak kullanılan temsil araçlarına dair gerçeklik inanışları; tarihin ve insanın ne olduğuna dair tarih, kültür ve değer inanışları, imgelem ve bellek tepkileri birlikte örülmekte ve tarih sahnesi kurulmakta. Fakat bu durum tarih sahnesini sahne dekorunun araçlarını kullanma alışkanlıkları içinden kurma, açıklama kurguları içinde tarihe dair sanı içinde sanılar üreten bir tarihsel kültürel zihniyeti yapılandırmakla sonuçlanmakta. Dilin araç sonuç amaçlı değişen, geliştirilen kuralları, teknik ve teknolojik yöntemleri, dilin sadece teknik teknolojik sistem örüntüsünü daha da karmaşıklaştırmakta. Bu karmaşıklık Goethe’nin iki yüzyıl öncesinde not ettiği gibi, insanların kafasını da karıştıran bir karmaşıklık.
Deneme ve gözlem yönteminin kullanımının insanı doğadan koparması insan için kötü bir kader. Bu kaderin tecellisi olarak insan doğayı sadece yapay aletlerin araç ve teknik olarak kullanımları ve doğurdukları sonuçları üzerinden anlamakta ve böyle yapmakla da kendi başarısını sınırlamakta… Mikroskoplar ve teleskoplar, gerçekte, insana içkin düşünsel berraklaşmayı gölgeleyen sanılar, kafa karışıklıkları yaratmakta. Goethe, bu kafa karışıklığından berraklaşmaya giden yol olarak, insan duyarlığının  hayatın tezahürüne karşılık verecek bir algılama ve farkındalık kazanma eğitimine bağlı olarak şöyle diyor:  “İnsan denen yaratık, duyularının izini  farkındalıkla sürebildiği ölçüde varolan en hassas fiziki alettir…” [1]
 Burada “en hassas fiziki aleti, duyularının izini farkındalıkla süren aleti; auto-hetero afektif deviniminden ayrı olmayan, kendi deviniminin izinde hassasiyeti keskinleşen, farkındalığı artan bir “sensör” etkinliği olarak anlamak gerek. Kendisinin fiziki, biyolojik, doğal bir vücut olarak temsil edilen mevcudiyetinin ve mevcut olarak temsil edilen her şeyi vücuda getiren bağlantısallığa eş anlı dokuna-çizen; çizdiği dokuda oto-hetero devinimlerle bükümlenen, figürler, formlar çizen; çizdiği figürleri, çıkardığı sesleri “ konuşma sesleri”, “yazma figürleri,” harfler” “kelimeler” olarak okuyan, gören (seeing as olayı); kendi  çizisinin izinde  oto-hetero afektiv bir sensörün uyanışı ve kayıtları olarak. Bir  kalem ucunun, onu tutan parmaklara, parmakların ele, elin gövdeye, gövdenin yeryüzüne ve gökyüzüne boşluksuz dikişlenen dokusunu oto-hetero afektif dokunduran, con-tourlarla haritalayan kendini devindiren dokuyu dokundurmaya dolayımlanan yazı-çizi dokusunda duyarlığı keskinleşen bir sensörün, benlik, kendilik, kimlik, doğruluk kesinlik bilgi inanışlarının nesnesinin ve öznesinin sanı yapılanmalarının izini ve yapılanmalarını, temsil araçlarının dış bağlantılı adlandırma ve tanımlamalarla kurallaşmalarıyla bağlantılı olarak saydamlaştıran bir alet olarak.      
Kafa karışıklığı, tarihsel aktörleri sistemin yapılarının aracı olarak düşünen, hizmet eden aktörlere dönüştürürken, onları üretim tüketim zincirine daha da zincirlerken aktörün düşünme, yazma, sanat yapıtları yaratma etkinliği bile deformasyona uğramakta, insan kendi yarattığı bir barbarlığa alet olmakta. (Bkz. Barbarizm, Michel Henry)  Bütün eğitim sisteminin, medyanın  pay aldığı ve üretimine eklemlendiği  bir Barbarlık, tarihsel  dilin kültürün ve aktörlerinin hayattaki  yaratıcı kökeniyle bağının kopması sonucu ortaya çıkan tarihsel kültürel bir hastalığı (Nietzsche’nin tanılaması) ve semptomatik sonuçlarını yaymakta. İnsan zihninin, hayatı temsil araçlarının teknik teknolojik  kullanımları ve sonuçları aracılığıyla düşünmesi, duyması insanın en yaratıcı, en hassas aleti olarak kendi hayatiyetiyle hayatın kronolojik temsili, tarihsel zamanının her anına dokunan taşıyıcı tepe dalgasına, kairotik anına dokunmasının olanaklarını, hayattan ışık alan duyarlığını köreltirken (bu duyarlığa sahip çıkan Goethe’nin ölürken ‘biraz daha ışık’ yakarışını hatırlayarak…) ortaya Barbarlık olarak karakterize edilebilecek, hayatın olanaklarına, sunduklarına sevgi, şükran ve sorumlulukla karşılık vermenin olanağı olarak insanın en asil duyarlığını körelten ve deformasyona uğratan bir tarihsel kültürel zihniyet yapılanması egemenlik kazanıyor.
Harvard Üniversitesinde felsefe fakültesinin binası Emerson Hall’un tepesinde duran: What is man, that thou art mindful of him  (İnsan nedir, ki sen ona, onun ruh eğitimine özen göstermelisin” sözünün acil çağrısı böylece hep acil bir çağrı olarak insandan kendisine uygun bir uyanışı verecek insanın uyanışını ve bu uyanışı  insanlarda uyandıracak ruh eğitimine özeni, eğitim kurumlarından önce bireyde uyanmasını; eğitim kurumlarına bireyin kendi asli Oluşuna,  “ben” ve kimlik adlandırmalarının, adlandırma sistemlerinin aidiyetleriyle özdeş olmayan,  “Öteki Beni’ni seslendiren, ona dokuna yazan oto-hetero afektiv  bir kazı-yazı-düşünme-sorgulama  dolayımı içinden katılmasını; insanı bu dolayıma çıkaran metinlere uygun karşılığı (respons) vermesini   yaşamın içinde ebediyen  beklemekte!  “Edebiyat”, “yazın”, “sanat”, “şiir” vs. adlandırmaları bu tür metinlerin cevheri ışığını toptan adlandırmaların örtüsü altında, medya ve kitle iletişiminin piyasa değerleri ve kodları ile  deformasyona uğratarak ve kirleterek  yine kitleye, kitlenin anladığı dile tercüme ederek sunmakta. Bu tür aktarımların metnin yaratıcı dolayımına karşılık vermek yerine bu dolayıma kör kalan sunuşları, zor ve karmaşık felsefi metinleri, yazın ve düşünce yapıtlarını “güzel ve açık bir dille”, “herkesin kolayca anlayacağı bir anlatım ustalığıyla” , “dil lezzeti” vs. güzellemeleriyle topluma aktarmak, dillendirmek şeklinde anlaşılmakta ne yazık ki. Böylece, okurun düşünme, konuşma, akıl yürütme, mantık alışkanlıklarını fark etmesine yönelik olarak, bu alışkanlıklarla çarpıştırılarak açılan düşünme yolunun hem yaratıcı, hem zorlayıcı dinamiği karartılmakta. Yerini, yazımın  yazarı okuruna, okurunu metnin dokusunda düşünürüne, yazarına dönüştüren yazım dolayımına yabancı bir  okur-yazarlık da piyasanın yazım, güzel yazı, lezzetli yazı, “keyif alma” “keyif verme” klişeleriyle özetlenen estetik-etik ideolojisinin taleplerine uygun olarak yetişmekte.  Metnin kendi dokusunda anlamını imlem bağlantılı bir dokuya oto-hetero afektif  bir okuma içinden açması beklentisiyle metnin dokusuna işlenen adlandırmalara karşılık, okur sözlük karşılığı içinden terimlerin anlamını talep eden bir okuma alışkanlığı içinde metnin yaratıcı devinimine karşılık verememekte. Giderek zaten bu tür metinlerle okur onların ilk elden okuru olarak değil, yazın piyasasının aktarımları aracılığıyla karşılaşmakta. Örneğin,  Pessoa’nın bugün sandıktan çıkan, dolayıma giren metinlerinin heteronomik dokusunun insana açtığı sorunsal ve bu sorunsalın düşünmeyi, derinleşmeyi davet eden olanakları ne ölçüde okurda ciddi karşılık bulmakta? Ne ölçüde okur-yazar bu yazımın heteronomik dokusuna karşılık veren bir sorunsallaştırmayla yüzleşmekte?  Ne ölçüde onlara, sakız olmuş bir klişeyle özetlendiği gibi, keyifli bir okumanın araçları yazınsal yapıtlar, denemeler, şiirler olarak görmenin ötesinde bir ilgiyle, merakla karşılık vermekte?    
Bu nedenle, hangi yazının, hangi edebiyatın, hangi şiirin, hangi metnin, hangi sanat yapıtının dokusunun bu kairotik dokunumun yaratıcı ışığına karşılık verdiği; hangisinin  tarihsel kültürel kronolojik zamanın estetik-etik değer ideolojisine, onun piyasasına, medyasına karşılık verdiği sorunu, bu farkındalığın görüş noktasından eleştirel felsefi bir bakışı daima talep etmekte. Metnin cevheri ışığının pırıldatılması ister istemez Platon’un şiire yazına eleştirel mesafesini doğru değerlendirmeyi; edebiyat dilinin, estetik etik duyarlıklarının da tarihsel kültürel dilin ideolojisinin etkisi altında yoğrulduğunun, biçimlendiğinin farkında olarak bu hazineye seçici bir karşılık vermeyi talep ediyor. 
                                                           *                         *

K24’de Zeynep Uysal’ın: “Şüphesiz edebiyat tarihten ayrı, bağımsız bir varoluşa sahip değildir. Yani edebî eserin yazılma anını ya da bizzat kurmaca dünyanın bağlamını belirleyen içinde yaşanılan an ya da yaşanılmış olan tarihsel süreçtir. Edebiyat bu anlamda içinde biçimlendiği tarihsel süreçleri, kendi bağlamını da sorunsal haline getirmiş; hakikate uzanan yolu büyük oranda kendi bakışımızla oluşturduğumuzu göstermiştir.”  cümlesi edebiyatla tarih bağlantısı inceleyen yazısının sonuç cümlesi. Bu sonuç cümlesi yukarda değinilen sorun(lar) nedeniyle üzerinde durulmayı hak ediyor. Aşağıdaki eleştirel irdelemeye konu olan yazı ve sonuç cümlesi sorunun gündeme getirilmesi, düşünülmesinin, paylaşılmasının hayatiyeti ve aciliyetine bir karşılık sunmaya vesile olması bakımından önemli ve değerli. Açmaya çalıştığım sorunsal zorunlukla, yazarın ve yazısının sorunsalıyla karşıtlık oluşturmuyor. Fakat sorunsal olan yazıda açılmadığı, açılması da felsefi bir dolayım gerektirdiği için onu bu karşıtlık (kontrast)  içinden açmak için bir kalkış noktası olarak kullandım. Amacım konu aldığım cümlede yazınsalın sorunsalına ilgi gösteren yazarın ve okur yazar hepimizin ilgisini ve karşılık vermesini talep ettiğini düşündüğüm yukardaki girişte belirtmeye çalıştığım sorunsalla ilgisi.  Bu sorunsalın yüzlenmesi, yazını, yazınsal olanın değer aldığı hakikate dokunumun  bağlantısallığı içinden insanı da dönüştüren imkanlarını da doğru kavramak için bir  olanak. Üstelik sorun ebedi ve her tarihsel anda her insandan, bireysel karşılığını bekliyor. Yoksa, hiçlik, barbarlık, kargaşa içinde boşa giden en değerli yaşam zamanı, yani tam da içinde olduğumuz zaman!
Sonuç Cümlesi,  “kurmaca dünyanın bağlamını belirleyen içinde yaşanılan an”ı,  yaşanılmış tarihsel sürece indirgerken, burada yazarın yazınsal olana, yazınsal olanın hayatiyetine sağduyusal; birçoğumuzun da paylaştığı sağduyusal bakışı temel almış görünüyor.   Kuşkusuz” nitelemesi de,  bu bakışı kuşkusuz paylaşan birçok yazar ve okur için geçerli. Öte yandan baştaki “kuşkusuz diye başlayan cümle” edebiyatın içinde biçimlendiği süreçleri ve kendi bağlamını sorunsallaştırmış olduğu: “hakikate uzanan yolu büyük oranda kendi bakışımızla oluşturduğumuzu göstermiştir.” sonuç cümlesi arasındaki bağdaşmaz karşıtlık  gizli kalmakta. Çünkü sorunun gerçekten yüzlenmesi, sorunsallaştıran sorgulamayı ve onun yazım düşünme dolayımına çıkmayı talep ediyor. O zaman, anlatı dünyasının kurguları içinde dolayımlanan olası dünyaların içinde yazar-okur olarak devinmenin, edebiyatın, ya da yazınsal düşünme etkinliğinin, tarihten hem ayrı, içinde yaşanan anla tarih-aşırı (trans-historik, tarihsel zamana hem aşkın (transcendent), hem içkin (immanent) olarak yazınsal dolayım içinden dokunmasının insana nasıl bir sorunsal ve olanak sunduğu açıklık kazanabilir.  Çünkü,  “Şüphesiz” olarak gözükenin nasıl kaypak (ambiguous) kairotik bir ânın dalgasında şüpheli, akışkan, belirlenimsiz bir oluşun içinde varolduğu  açıklık kazanmakta.
Bir resmi uzaktan görmekte iken (diyelim ki renklerle boyalı bir sahneyi) ve neyi temsil ettiğini en ufak bir kuşku duymaksızın derhal tanımışken olduğu gibi.   Bir adım daha yaklaşınca, birçok renk lekesine döndüğünü görüyorum,  hepsi hayli belirsiz olan ve hiçbir türden kesinlik sunmayan.
Sanki “Biliyorum” sözünün,  metafizik bir vurguya tahammülü yok. Wittgenstein, Kesinlik Üzerine, 481, 482.)

Sorgulayan derinleşmenin dolayımında insana, kendini sadece içine doğduğu tarihsel kültürel bağlamın  tarihsel-kültürel normları, paradigmaları, kodlarıyla tanımlamasının, aidiyetleriyle özdeşleşmesinin sanı yapılanmasını (doxa) çözmenin olanakları ortaya çıkmamakta. Sanılarla belirlenmiş olma (Doxa) durumundan doxa’yı aşan para-doxa’ya dokunan bir farkına varışın olanağı bir olanak da bu dolayımda etkinlik kazanmakta; insana hem tarihsel dünyaya içkin (immanent) hem aşkın bir görüş noktasından düşünme etkinliğinin imkanlarını sunmakta.  Olası dünyaların kuralları, normları, kodları içinde insanın değişen tepkilerinin, imgeleminin, karakter ve zihniyet yapılanmalarının birbiri içinden çıkan birbiri içine giren akıntısında yol aldıkça insan,  sanı (doxa) dünyasını hem yapılandıran hem de insana tarihsel kültürel bir kader ören oyunun kurallarının olası yapılanmalarının, oyunda oyunculara kader ören kurallaşmaların, normların, paradigmaların  farkına varabilir.
Edebiyat, eğer gerçekten son cümlede belirtildiği gibi, içinde biçimlendiği tarihsel süreçleri, kendi bağlamını da sorunsallaştırabildiyse; yani dendiği gibi, hakikate uzanan yolu büyük oranda kendi bakışımızla oluşturduğumuzu gösterebilmişse, o zaman kendi bakışımızın nasıl dilin temsillerine, onların tarihsel kültürel normlarına, paradigma işlevinde yapılanan ve sabitleşen kurallarına bağlı olarak, doğruluk ve kesinlik inanışlarıyla yapılandığını farketmiş olmamız beklenir. Sorunsal olan, bu yapılanmanın izini süren yazımın dolayımında; sözgelimi, Fernando Pessoa’nın, Borges’in yazım dokusunun dolayımladığı dolayımda kendini okura dayatmakta, sorunsal olanın deneyimini sunmakta. Sorunsal olan,  yazarın bir dünya veya sahne kurarken bağlantıların akışı içinde karakterlerin zihin dünyasının, ben merkezli doğruluk kesinlik, inanışlarının, mantığının, psikolojisinin, heyecanlarının da değişen; tanımlama ve adlandırmalarla sabitlenemeyen bir akışın içinde sabitlenir gibi görünüp, değişen konfigürasyonların kombinezon bağlantıları içinde farklı ben merkezli gerçeklik, doğruluk inanışları, sanı yapılanmaları (doxa) ören; ve sonra farklı konfigürasyonlar içine akmasıyla yine farklı sanı yapılanmaları, duyarlıklar, karakterler ören, farklı gerçeklik yüzleri, farklı gerçeklik inanışlarına, farklı deneyimlere akan zamanıyla karşılaşmakla ilgili. Bu yazım dolayımının kronolojik/tarihsel “önce” “sonra”, “şimdi” kullanımlarının ördüğü benlik, kimlik, inanış, deneyim merkezi olarak konuşma, yazma, okuma, akıl yürütme alışkanlıklarını  kendi dışına sürükleyen, kendi dışında, kendilik inanışına göre kendinin ötekisi/başkası (hetero, heteronom, heteronomik) bir oluşun hayatına dokundurmasının imkanı ortaya çıkmakta. İmkan, bu dokunumun dolayımında bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla bir sanı merkezi olarak yapılanmış benliğin merkezi dışında farklı olay örgüleri, farklı sahne kurguları içinde farklı kimlikler, aidiyetler, deneyim sanıları içinde oto-hetero afektif bir farkındalık uyanışının hayatiyeti ile, yazım etkinliğinin hayatının kesişmesinden doğmakta. Sorunsal olan, bu kesişmenin birbirini besleyen olanakları ile yazınsal etkinliğin kendini yazım etkinliği içinden dönüştüren imkanları doğmakta; ve yazınsal etkinlik anlatıların, kurguların, olası sahnelerin birbirine sahne olan, birbiri içine geçen, birbiri içinden çıkan  sahneleri içinde hiçbir sahnenin esas, asli, öz sahne olamayacağının iz sürümü içinde kendini sağduyuya dayatan, yazarın kendini merkezine koyduğu tarihsel sahnenin de bir merkez olmadığının izini süren bir  deneme araştırma ortamının hayatiyetine karışmakla; sonsuz, belirlenimsiz, kaypak (ambigous)  hayatın gizemine yazınsal dolayımın içinden dokunmakla ilgili. 
O zaman, tarihsel anlatıların, tanıklıkların da bu oyunun zamanının bir parçası olarak tanınmasının farkı ve imkanı ortaya çıkmakta. Ya da sorunsal olanla yazarın kendi kurmacasının akışı içinde karşılaşmasının olanağı ortaya çıkmakta ve yazar metnin dokusunda canlanan oto-heteronomik hayatın tezahürünün sonlandırılamaz, öngörülemez, başı sonu belli olmayan, kairotik  dalganımlarının zaman aşırı dokunumuna dokunan yazım dolayımında, temsil sistemlerinin, kurallarının, normlarının, paradigmalarının yapılandığı Zaman aşırı Oluşun Başkalığına dokunmakta.  “Ölüm” ve  “hayat” adlandırmalarının temsiliyet karşıtlığı içinde yapılanmış zihnin tarihsel bellek alışkanlıkları ile “önce” ile “şimdi” veya “sonra”; “neden” ile “sonuç”; “araç” ile “sonuç”, “doğum” ile “ölüm” arasında bölünmüş belleğin kronolojik mantıksal yapılanmasını dokuyan bağlantıların dikişlerini sıkılaştıran yazımın  hayat dokusunda hayat ve ölüm adlandırmaları da hayata dair yeni bir okumanın içinde yeni bir hayata başlamakta. Wittgenstein düşünce denemeleri ile imlem farklarının iç-bağlantılı tezahür eden ve bağlantıları ile boşluksuz dikişlenen insan gövdesinin ses çıkarma, konuşma, yazma, dili kullanma hareketlerini de çevresindeki hayatın akışıyla, başka insanlarla, başka seslerle, hep Başkalığın tezahürü ile bağlantılı olarak dikişler. İfade biçiminin kendisinden soyutlanamayacağı  tezahür bağlamını, yani Söz’ün asli bağlamını, bağlantılı olarak auto-hetero afektif dokundurmak ve hatırlatmak adına kurguladığı düşünce denemeleriyle yazımını bu nedenle “dichten” bağlantıları sıkılaştırma, yoğunlaştırma sözüyle karakterize eder. Bu sıkı dokuya şiir de dokunduğu ve onu dokundurduğu için, Wittgenstein’ın bu sözü isabetli olmayan çevirisiyle şiir yazımı ile karıştırılmaktan ve karşılaştırılmaktan kurtulamamakta. Oysa, şiirin ve yazının, sözün bağlantılı kökeni, imlem farklarının iç bağlantılı öğrenilen ve dış bağlantılı anlam tanımlamalarıyla adlandırmalarla, gösterimlerle, araç sonuç amaçlı temsil araçlarının kullanımları, kurallaşmaları ile  konuşmaya imkan olan dilin asli dokusunun saydamlaştırılması işini, Wittgenstein bu dokunun bağlantılarının düşünce denemelerinin kurgusu aracılığıyla sıkılaştırılması ve bağlantılı dokunun auto-hetero afektif bir dokunumla farkedilmesi ve hatırlatılması esasına göre yürütür başından sonuna kadar.[v] Bütün yazım etkinliği bu bağlantılı dokuda insan zihninin, mantık yürütmesinin, konuşma, yazma, okuma alışkanlıklarının dilin ve anlatım biçimlerinin, temsil sistemlerinin kurallarıyla, kurgularıyla nasıl yapılandığının izini sürer; bir genellemeye, genel bir teori, açıklama resmi kurma tuzağına hiç düşmeksizin.
 İmlem farklarının bağlantılı tezahür eden dokusunu sıkılaştırma anlamında “dichten” sözü  bu sözün karşılığı Felsefeye, felsefi düşünmenin anlam ve olanaklarına olan tutumuna karşılıktır. Bu karşılık, felsefe anlayışını temsil sistemlerinin analiz, akıl yürütme mantığını kullanarak analiz, tartışma, teori kurma anlamında felsefe metinleri, tez, bildiri, kitap vs. yazımından da ayrı, bir yazım ve yazınsal etkinliğe dönüştürmekte. Öyle ki, okur düşünce denemelerinin auto-hetero afektif dolayımındaki deneme ve farkına varmanın yoluna çıkmadan bu yazımın sunduğu armağana, aydınlanma ışığına da yeterli, uygun (appropriate) karşılığı (response) veremez. Novalis’in vurguladığı üzere, burada okur yazarın uzantısı olacak,  metnin sıkı dokusunun auto-hetero  afektif dokunuşuna karşılık verecek okumayı yapabilmelidir. Bu okuma aynı zamanda okuru da metnin yazarına dokundurur. Yaratıcı metinleri birbirine bağlayan metinlerarası (intertextual)  bağ;  sıkı dokuya dokunan oto-hetero afektif  duyarlığın, araç sonuç amaçlı, “boşluk”, “doluluk”, “neden” “sonuç”, “şimdi” “sonra” vs. temsili adlandırma ve anlam karşıtlıklarıyla yapılanmış bellek alışkanlıklarının zamanının mekânlaşmasının ve mekanize olmasının izini boşluksuz dikişleyen yazım dolayımında saydamlaştırır.   Örneğin, Goethe’nin, Novalis’in hatırlatmalarının paradoxal gelen anlamı, bu sıkı dokuya auto-hetero afektif dokunum üzerinden, zihnin temsil dilinin adlandırma ve tanımlamalarla yapılanan sanı dünyasını çöze-yazan Wittgenstein’ın  düşünce denemelerinde karşılığını bulmakta.  Bu karşılık, Goethe’nin düşüncesine oto-afektiv olarak karşılık veren Wittgenstein’ın, onu bir yöntem olarak yorumlamasında ve kullanabilmesinde kendini gösteriyor. Bu karşılığı Wittgenstein şöyle belirtir:
Düşüncemiz burada Goethe’nin Bitkilerin Metaformoz’unda ifade ettiği belirli görüşlerle birlikte yürümekte. Goethe’nin original bitkiye, (Urpflanze) bitkiliğin kökenine dair kavramı, bitki dünyasının temporal gelişimine dair, örneğin Darwin’inkine benzer anlamda hiçbir hipotez ima etmez. O zaman, bu fikrin çözdüğü problem nedir? Bu problem sinoptik takdim içinden kavrayış problemidir. Goethe’nin, “bitkinin bütün organları dönüşüme uğramış yapraklardır” aforizması, bize bir plan sunmakta: İçinde bitkilerin organlarını sanki doğal bir merkez etrafında benzerliklerine göre gruplayabileceğimiz bir plan…  Bu duyusal tip dönüşümünün izini  yaprağı bitkinin diğer organlarına bağlayan aracı formlarıyla bağlantısı içinden sürüyoruz.
 Burada yaptığımız  tam da budur. Dilin bir formunu çevresiyle birleştiren kombinezonlar kuruyoruz veya imgelemde dönüştürüyoruz.  Böylece dilimizin yapısının varlığını borçlu olduğu uzayın tümüne dair bir görüş kazanmak için. (Waismann, 1965, s. 80-81.)

Öte yandan dilin varlığını borçlu olduğu uzayın tümüne dair birçok değişik görüş noktasından kazanılan görüş açıklığı, yani dilin bir formunun çevresiyle bağlantılı bir konfigürasyon içinde birleştirme veya imgelemde dönüştürme işini Wittgenstein’ın yaratıcı imgelemine, bu yaratıcı imgelemin kurduğu düşünce denemelerine ve denemelerin canlandırdığı oto-hetero afektif iz sürümüyle birlikte yürüyen hatırlatmalarına borçluyuz.  “Sinoptik’i orijinal “synoptic” yazım köküyle anlamak gerekli.  Böylece, kuşbakışıyla resmin bütününü görmeye işaret eden bu sözün anlamının “kuş bakışından”, ya da kullanılan “uzay” kavramının bu bağlamda kullanımının, kelimenin günlük dildeki kullanımının temsil ettiği ve çağrıştırdığı gözle gördüğü uzayı; gözle gördüğüne inandığı dünya ve uzay resmini birbiri dışına koyan görüş noktasından temelli  farkı da belli olur. Çünkü,  “Resmin bütününü görmek”;  resmi, resme bakanı, resme bakanın görme, bakma alışkanlıklarının yapılanmasını, “dilimizin temsili yapısını borçlu olduğu uzayın” tümüne dair kazanılan görüşle bağlantısı içinde saydamlaştırdığı noktada yeni, aşkın (trans-historik) bir görüş imkanını insana açar.     
Temsil eden resmin, işaretlerin kullanımın sahneden,  oyuncunun da sahne ve sahneyle birlikte örülen bağlantılı öğrenim ve kullanım örüntüsünden soyutlanamayacağının iz sürümü, oyuncuların zihninin, imgelem ve bellek yöneliminin bakış açısının da sahneden soyutlanamayacağına açıklık getirir. Sinoptik teriminin “syn” ön-eki, her şeye eş anlı (synchronic) dokunan hatırlatmaların auto-hetero afektif dokunumunun bağlantılı dolayımına bağlantısı içinde anlaşılmak gereğinde. O zaman, özne merkezsiz kendi asli kairotik dokusundaki anlardan soyutlanamaz bir bakışın hayatın boşluksuz dikişlenen dokusuna  dokunan görüş noktası saydamlaşır.  “Kuş bakışı”nın görüş noktasını kendi dışındaki bir görüş alanına yönelik olarak, yani temsillere yönelik bir görüş ufkuna bakışı karakterize eden görüş noktasıyla karıştırılmaması gereken anlamı da bu saydamlıkta açıklık kazanır. Saydamlaştırmaya çalıştığı görüş noktasının farkını ve zorluğunu Wittgenstein şu sözlerle de ifade etmeye çalışıyordu:
Yazdığım her cümle,  her şeyin tümünü söylemeye çalışıyor; yani hep aynı şeyi yeni baştan tekrarlamakta;  söylenenlerin hepsi sanki basitçe tek bir bütünün değişik görüş açılarından görünüşleri olarak.”[2] 
Sadece, arada bir, yazdığım cümlelerden biri burada ileriye bir adım atıyor: gerisi berberin, doğru anda bir kesim yapmak için sürdürmek zorunda olduğu makas çırpmaları gibi.[3]

Asla ifade etmeye çalıştığımın yarısından fazlasını söylemeyi başaramadım. Gerçekte o kadarı da değil, onda birinden fazlasını bile değil. O bile birşeye değer. Yazdıklarım sıklıkla hiçbir şey değil, sadece kekelemeler.[4]

Felsefe bir güvenlik kasasının kombinezon kilidini açmaya çalışmak gibi. Birçok kombinezon  denemesinin  bir şey başarır gözükmediği, ancak hepsi yerli yerine oturunca kasa kapısının açıldığı.[5]

Bu yolla kazanılan görüş noktası hem dilde anlamın dış bağlantılı bir imle, temsiliyetle iç bağlantılı dokusunun yapılanmalarının izini süren bir görüş noktasıdır hem de herşeyi mekan-zamansal, temporal, kronolojik bir düzende, olarak araç sonuç amaçlı hipotetik temsillerle düşünmeye alışmış bellekli düşünme merkezinin ben’inin, öznellik merkezli görüş noktasının yapılanmasını birlikte saydamlaştıran bir görüş noktası. Böylece, özne nesne bölünmesi içinden dünyaya dilin temsil araçlarının araç sonuç amaçlı yansıtılmış kurallarının kullanım tekniklerinin öğrenilmesi içinden  yönelimi yapılanmış ben’liğin dünyayı görüş ufkunun; dilin kurallarının da içinde yapılanmasını, mantıksal çatılar kurmasını borçlu olduğu tüm “uzaya”  dair kazanılan yeni görüş noktasının saydamlaşmasının imkanı ortaya çıkar.  Dilde temsiliyetini  bulan her şeye  eş-anlı dokunan aşkın görüş noktasının ışığının ışıldamasının imkanı; bu ışıldamanın bir saydamlaşmada her yere yayılan ışıması, merkezi  bir lambanın yeri ve çevresine bağlı olarak yerine işaret edilen bir ışık kaynağı merkezi olarak ne zihin merkezi, ne beyin merkezi, ne konuşma merkezi, ne insan  vs. olarak bir öz-merkezinde   gösterilebilir veya sabitlenebilir. Fakat herşeyin temsiliyet imkânını boşluksuz dikişlenen bir bağlantı kombinezonun dolayımına bağlı olarak aydınlatırken kendini de bağlantısal olarak ışıtır. Bir merkezde temsil edilemez, gösterilemez olarak aydınlatan cevheri ışımaya duyarlı bir göz ancak gördüğünün bağlantılı dokusunda ışığın, ışık kaynağının, görünen renklerin, tonların, gölgelerin, saydam ve saydam olmayan koyulukların dokusunda bir göz olarak gördüğüne dokuna yazar:
Bir resimde beyaz bir kağıt parçası aydınlanmasını mavi gökyüzünden alır. Resimde  gökyüzü beyaz kağıttan daha açıktır. Öte yandan başka bir anlamda mavi daha koyu, beyaz daha açık renktir. (Goethe). Palet üzerinde beyaz en açık renktir.  (Wittgenstein, Remarks On Colour, P: 2)

Bu ışığa körleşmiş olmanın doğurduğu barbarlık kültürüne, tarih sahnesinin kötü kaderine ışık tutan, kötü kaderi çözmeye çağıran kimliksiz aklın, ruhun insanı kendini bilmeye, kendindeki cevheri ışıtmaya özen göstermeye çağıran,  aciliyeti bir boşlukta sonsuzca yankılanan bilgeliğin bilgeliğe çağrısı. Harvard Üniversitesinde Felsefe Fakültesi Emerson Hall’un  tepesinde duran yazının da çağrısı:                     
                                                  What is man, that thou art mindful of him   
Yönelimi tarihsel kültürel dilin kuralları, normları, paradigmalarıyla yapılanmış benliğe  hem içkin olarak eş anlı dokunan, hem onu  bellek ve imgelem tepkilenmelerinin sanı merkezinden dilin varlığını borçlu olduğu uzayın değişik olası konfigürasyonlarında değişik kurallarla, farklı paradigmalarla olası yapılanmaların içinde gezdire  çözen özgür bir görüşün ışıma noktası. Dokunuş bu görüş noktasına uygun (appropriate) iz sürümünün  yoluna çıkan insana, yolun ifşaat olarak dokunuşudur aynı zamanda.  
İfşaat, metnin, sözün dokusu ve dokunumu aracılığıyla uzatılan bir armağan olarak ancak yazarın jestinin uzantısı olan bir yazımda; onu yeniden seslendiren, dokunduran sözün, yazının, sesin sahibini arayışında karşılığını bulur.  Eğer bu farkındalığa kapımız açılmış ise, o zaman asıl meselenin tam da bu sorunsallaştırmayı temellük eden (appropriation) bir yazım düşünme sorgulama yolunu açmak, dolayımlamak ve oradan seslenmekle ilgisi ortaya çıkar. Bu başarıyı gösteren yazınsal dolayımın hakikate değen dokunumundan değer alan hakikatine karşılık verecek sorunsallaştırma edebiyat yazar-okurunun sağduyusal, şüphe götürmez olarak nitelenen ben merkezli kimlik inanışlarını merkezinden anlatının dokusu içinde sürükler; sağduyunun tarihsel kimliklerin etik-estetik değer ideolojisiyle duyarlığı koşullanan ben merkezini merkezinin dışına sürükler. Hayatın kendiliğindenliğinin tezahür anıyla “ben” merkezinin tarihsel kronolojik kimlik, aidiyet vs. ideolojik yapılanmasının kaderine dokunur. Bu dokunumun  hayati değeri de, bu değme noktasının  insanı ben merkezli  tarihsel kültürel norm ve konvansiyonların belirlenmişliğinden söken bir yazım dolayımında kendini yeniden doğuran bir uyanışın (Rennaisance’ın özgün) imkanını sunar yazar-okura, okur-yazara. 
                                                                *                       *
 Şair, “kuş ölür, sen uçuşu hatırla” demiş. (Füruh Ferruhzat’tan esinle Mine Söğüt Cumhuriyet 30 Kasım.) Uçuş aynı zamanda kuşun küllerinden yeniden doğum anıdır. Uçuşu hatırlamak,  auto-hetero afektif, heteronomik bir dolayımda kazanılan anımsamaya adanmış düşünüm, yazım, yaşama etkinliği olarak, bu etkinliğin yazım, ilişki olarak her şeye, evrene kendi hayatiyetinin eş-anlı boşluksuz bağlantısallığı içinde  dokunur.  Derin  Anımsamanın (Platon: Anamnesis) oto-hetero afektif uyanışına bağlı  kanatlanan kuşun uçuşu, artık boşluk yeryüzü karşıtlığı içindeki boşlukta değil, boşluksuz yüce bir sonsuzlukta süzülür.  Fakat uçuşun unutulmaması, önce kuşun gerçekten kanatlanmasına adanmış derin sorgulamanın yoluna çıkmaya bağlı.  Boşluksuz dikişlenen dilin kökenindeki Olaya dokunumdan devinimini alan çiziğin oto-hetero afektif modülasyonlarla  ben ve ben olmayana yarılan fay hattındaki sarsıntının temsiliyet ve gösterimlerle kökendeki olaya körleşen sanı yapılanmasını çözümleyen dolayımda, farkındalık kazanan  insan, sanı (doxa) dünyasını saydamlaştıran görüşü  dolayımında sanı dünyasındaki sonsuzca düşüşü  Para-doxal  (parachute) askısına almış olarak  uçuşta tutar.  Kuş zaten paradoxal anımsamanın dolayımında kanat hareketlerini geliştirir.   Doxa’yı askıya alan paradoxa’ya sıçrayan kanat hareketleri başlamamışsa insan sanılara, karma dünyasına hapsolmuşluğu içinde ölür.  Doxa’yı çözmeye adanmışlığı içinde derin anımsamanın önce kanat hareketleri kımıldar, Platon’un Anamnesis dediği süreç başlar; sürece adanmış derin sorgulama ve düşünme dolayımında kanat hareketleri güçlenir. Uçuşu hatırlamak, akılda tutmak, unutmamak ancak bu sürece adanmış uykusuzlukta gerçekleşen uyanışla mümkün olur.       
Yaşlı ve muazzamdır yıldızlar,
Yaşlı ve küçüktür yürek, ama tutar,
Boşluksuz varlığında bütün yıldızlardan daha fazlasını,
 Daha yücesini engin genişliğinden de uzayın.[vi]

Fakat bu sorgulamaya bağlı düşünme etkinliğiyle alışıldık anlamında edebiyat eserleri yazma, okurla buluşma anlamında sanat edebiyat ve edebiyat eleştirisi kültürü, bu kültür üretimi arasında, sorgulayan, hakikatin anlamına, değerine değme anlamında derinleşen bir yazım düşünme kültürü arasında gerginlik kaçınılmazdır. Tarih yazımı, dayanılan belgeler, birincil veya ikincil, üçüncül tanıklıklar, aktarımlar tarihsel aktörlerin sağduyu inanışlarının ben merkezli alt-yapısını, kimlik ve değer inanışlarının yapılanmasını sorgulamaktan uzak  anlatılar, kurgular olarak zaten hakikate dokunum sorununa edebiyattan da uzaktadır. Edebiyat,  farklı anlatı kurguları içinde, farklı olası bağlantıların birbirini doğuran, birbiri içinden çıkan, birbiri içine giren kaotik akışındaki dramatik, komik, trajik oyuna, oyundaki insan kaderine yabancı değildir. Hatta ciddi okuru bu kaderle yüzleştirir kendi dokuduğu yazım dolayımında. Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü sadece ölümü değil, hakikate dokunumun dolayımında bir dirilmeyi, uyanışı da dokundurur kendi dolayımında. Yine de orada veya hiçbir konakta  yuvalanamaz devinimini, ışığını hakikate dokunumun insanı tarihsel belirlenmişlikten söken   yaratıcı huzursuzluğundan  alıyorsa. Yazınsal yaratıcılık insanı yeniden yaratan ve doğuran bir etkinlik olarak, yerleşik yazınsal anlam ve değer klişeleri üzerinden, tarihsel kültürel sağduyu normlarına dayanan cümlelerle kavranamaz.  Kimlik ve aidiyet merkezli yapılanmaları merkez alan bir konuşma, dinleme,  yazma okuma alışkanlıkları merkezinin bakış ve görüş noktasından değil, bu merkezi merkezden çözündüren bir düşünme ve sorgulama dolayımının kat ettiği yola çıkana imkanlarını açan;  kimlikler ötesi bir Başkalık dokunumundan seslenir yazının, çizinin dokusundan. 
Je est un autre. Tant pis pour le bois qui se trouve violon, est narque aux inconscients, qui ergotent sur ce qu’ils ignorent tout a fait.   Arthur Rimbaud.

Platon’un edebiyata, şaire şiire karşı gibi gözüken eleştirel mesafesi, tam da burada asıl sorunsalın hakikat meselesi olarak mı, yoksa sanı dünyasında insanları oyalamaya hizmet eden bir yolda mı kendini ve okurunu oyaladığı sorunuyla ilgilidir. Ya da retorik, hayatın tezahürüne, bağlantılı dokunuşuna karşılık veren (responsive) bir farkındalığın karşı jestine sahip midir?  
O zaman şüphesiz nitelemesinin dayandığı sağlam sanılan sağduyu zemininin ben merkezli konuşma, dinleme, yazma, okuma, imgelem alışkanlıklarının doğruluk, kesinlik inanışları  yapılandığı farklı olası bağlantıların farklı imgelem ve bellek dünyalarının  tarihsel, kültürel, olası dünyalardan biri olarak kurallaşan normlarıyla, paradigmalarıyla insan zihninin ben merkezli konuşma, dinleme, yazma, okuma, yaşama davranışlarının doğruluk kesinlik, inanış yapılanmasının katılaşmaları çözünmeye başlar. Yazma etkinliğinin farklı olası dünyaların farklı bağlantılar kuran sahne kurguları, anlatıları içinde birbiri içinden çıkan kairotik bir oyunun farklı karakterler, ben merkezli doğruluk-kesinlik deneyim inanışları dokuyan tezahür zamanının benliğin tarihsel kronolojik zamanına zemin olan fakat onunla paralel olmayan, a senkron, zamansal olarak beklenemez “untimely”, dokunumuna dokuna yazar kimlikleri, aidiyetleri aşan ve merkezinden çözen bir yazma etkinliği içinden. Herakleitos’un “Beklenmeyeni beklemedikçe onu bulamazsın.” hatırlatması, boşluksuz dikişlenen Olaya dokuna-yazan arke-yazımın bükümlenen  dolayımında çizdiği yayın kendine  yansıttığı    ışımada karşılığını bulur.
Tipik ve özgün örneği Fernando Pessoa’nın yazımıdır. Kimliklere, inanış sistemlerinin ethik estetik duyarlıklarına, dış dünya iç dünya, özne nesne, rasyonalizm, realizm, idealizm vs. kurgularının norm ve sanı yapılanmalarının kökenine inen bir yazım dolayımında auto-hetero afektif bir uyanışın yaratıcı, dindirilemez huzursuzluğuyla yazar. Oto-hetero afektif devinimle yazım, Pessoa’nın yazımı dolayımında adlandırmaların kökenindeki bağlantılı olarak boşluksuz dikişlenen (intertextual) dokuda aktörlerin biyografilerinin, kimliklerinin kökenindeki bağlantısallığa iner. Pessoa’nın “Heteronomik yazım” olarak adlandırılan yazımının özgünlüğü ve yaratıcılığı adlarla temsil edilen hem öznelliklerin, hem de nesnelliklerin bu bağlantılı dokudan soyutlanabilir öz-kimlikleri ve öz kendilikleri olmadığının farkındalığı içinde yazması, ve yarattığı hiçbir karakterin seslendirdiği öz-deneyimle, duyuşla, rasyonalite ile özdeşleşmeksizin onların kendi öz-deneyimlerini, rasyonalitelerini seslendirmesinde yatıyor.  Ömer Hayyam’ın benlik merkezinin dış dünya’ya dair öz-deneyim ve rasyonalitesini  kendisininki ile karşıtlık içinde tanımlarken, bu öz deneyim merkezi olarak dış dünyayı deneyimlediği sanısı içinde konuşan özne-ben’e karşıt öz-merkezli yeni bir “ben” iddiası ile konuşmaz. Fakat “ben” merkezi olarak yapılanmış öznelliği, adlandırmalarla temsil edilen dünyayı kendi dışında bir gerçeklik dünyası olarak deneyimlediği sanısıyla kendi merkezini bir öz-deneyim olarak mutlaklaştıran “ben” adlandırmasını, farklı heteronomik bağlantı dokularında farklı benlik deneyimleri, inanışları dokuyan yazımı dolayımında merkezi dışına sürükler. Heteronomik yazımın dilin boşluksuz bağlantılı dikişlenen kökeninde “madde” ve “ruh” “öznellik” “nesnellik”, “öz-ben” adlandırmalarının bağlantılı dokudan soyutlanabilir bir öz deneyimi anlamı ve rasyonalitesi sunmadığının farkındalığı ile sanıları saydamlaştıran, sanı merkezinden çözen yazım dolayımı içinden seslenir. Heteronomik dokunun farklı bağlantılanan kombinezonlarında farklı ben merkezli inanışların farklı kurallarla, normlarla, farklı olası deneyim inanışları, sanı yapılanmaları doğurduğunun farkındalığı içinde  “onların hepsi benim” derken onlardan farkı da burada ortaya çıkar.  Burada artık Pessoa yazar konumundan seslenen   bir kimlik merkezinden, ödüllere cevap veren, medya ve piyasa kültürünün belirlediği okur-yazarlığın düşünce kültürünün kodları içinden, estetik etik değer inanışları, rasyonalitesi, tarihsel kültürel dönemin normlarıyla, ideolojisiyle belirlenmiş bir kimliğin kodları içinden konuşmaz. Tam tersine, okura-yazara, konuşana-dinleyene, tarihsel aktörlere, onların tarihsel normlarla, konvansiyonlarla, paradigma işlevinde sabitleşmiş rasyonalitesine karşı  kökendeki bağlantılı dokuyu dolayımlayan heteronomik yazımın dokusundan seslenir. Onları tarihsel belirlenmişliklerinden çözen, bütün tarihsel kimliklerin öznellik nesnellik, kimlik, kendilik deneyimlerinin aksiyomatik inanışlarla belirlenmiş benlik merkezine, merkezi heryerde, çevresi sonsuzda yankılanan ortak sesini dokundurarak seslenir. Bu dokunumdan soyutlanamayacağı için yazımı, adına “şiir” denen yazım türüyle yakın akrabalık içinde olsa da, şiir dilinin, tarihsel kültürün etik-estetik, epistemolojik ideolojisinin normlarıyla belirlenmişlikten  ister istemez etki alan yazımından, sanatçılığından fazladır. Felsefi bir iç görüyle kökendeki evrensel bağlantısallığa dokunumu içinde, entelektualist felsefe kuramlarından, rasyonalitelerinden belki daha da fazladır.  Yani yazın, şiir, “sanat” nitelemesine karşılık veren her doku (texture) felsefenin tarihsel entelektualist deformasyona uğramış mantığının dilinden hayatın hakikatine daha açık, fakat bu mantığın yapılanmasının ve deformasyonunun izine kökeninden dokunan ve felsefeyi hep kökene dokunumdan başlatan Sözden daha azdır.    
Bu dokunumdan devinimini alan sözün dokusunda devinen Pessoa’nın yazımı, okur-yazar olarak konuşan dinleyen, yorum yapan kimliklerin öznellik nesnellik inanışlarının,  yaşam/dünya deneyimlerinin ifadesi aksiyomatik doğruluk-kesinlik felsefi bakış açılarının, rasyonalitelerinin  kendi deneyimlerini nasıl seslendirdiklerinin izini sürer.  Kendi kurguladığı karakterler ve onların biyografileri, birbiriyle çağdaş olan ve olmayan okudukları yazdıkları metinler ve okuduklarını yorumlamaları üzerinden. Oto-Hetero-afektif bir uyanıklığın farkındalığıyla dilin dokusunda canlandırdığı kimliklerin yaşam deneyimlerinin, gerçeklik inanışlarına, konuşma ve düşünce dünyalarına zemin olan rasyonalitenin zemininde kendi merkezini, yani okur olarak hepimizin merkezini merkezinin dışında bu kimliklerin sesleriyle, tartışmalarıyla, farklılıklarını, yaşam deneyimlerini, bu deneyimleri temel alan felsefi duyuşları seslendiren dokusu içinde devindirir.  Bu dokunun içinde bütün kimlikler, kimlik sesleri, aidiyetler, aidiyet sistemlerinin inanışları sadece birbirinin imgelemini, belleğini, belleğin sanı içinde olduğunu bilmeyen ben merkezli doğruluk kesinlik inanışlarını, etik estetik  duygulanımlarının düşlerini dokur. Sanı içinde olduğunun farkında olmayan insana bu dokunun içinden seslenen Pessoa’nın düş retoriği, artık ne “şiir”, ne “retorik”, ne “metafor”, ne de “düş” adlandırmalarının temsil ettiği anlam farkları üzerinden anlaşılabilir; fakat sadece sanı dünyasını askıya alan paradoxal farkını dokunduran yazımının toplam jesti, farklı dokunuşu, yazı dokusu (texture) üzerinden:
Kim olduğumu hatırlayınca, bir başkasını görüyorum.
Ve geçmiş şimdiki zaman oluyor belleğimde.
Sevdiğim biriymiş kim olduğum,
 ama ancak düşümde.
Beni şu anda üzen özlem ne benden
ne de hatırladığım geçmişten değil,
 görmeyen gözlerin arkasında
 içimde yaşayan benden kaynaklanıyor.
Bu andan başka kimse tanımıyor beni,
Belleğim hiçbir şey hatırlamıyor, sanırım
Şu anda kimim ve geçmişte kim olduğum
Birbirinin karşıtı iki düş.
(Gizemli Bir Maske, Türkçesi Cevat Çapan, kolektif kitap. 2016.)

Bu dokunuşu, jesti olan sözü, artık adlandırma sisteminin kavramları ile “düş”, “gerçek”, “metafor”, “şiir”, “retorik, “felsefe”, “metafizik” vs. adlandırmalarının söylemi ile açıklayamayız. Ancak anlam farklarını, ya da kavramsal farkları tanımlarla, dış bağlantılı olarak temsil etmeyi mümkün kılan, imlem farklarının boşluksuz dikişlenen dokusuna inen oto-hetero afektif uyanış etkinliğinin harekete geçmesi, bize insan zihninin, “ben” ve diğer adlandırmaların araç sonuç amaçlı kullanımları ile bellek ve imgelem yapılanmasının izini sürmenin olanağını sunar. Merkezdeki yapılanmış ben merkezli düşünmenin, öznelliğin, dilin, anlatıların, kurguların, kuralların, paradigmaların etkisi altındaki düşlem dünyasının macerasını, kaderini okumanın ve yazmanın olanağı olan kazı-yazımın kendi izine dokuna yazan yazımının olanağını; Arke Yazımın ancak kendi yazımı üzerinden anlaşılacak anlamını.    
                                                          *                         *


Wittgenstein’ın, Goethe’nin düşüncesini dilin kökeniyle bağlantısal dallanan, çatılanan farklı dillerin, kültürlerin dilin dış bağlantılı araç-sonuç amaçlı temsiller ve kurallarla farklı diller, farklı yaşam biçimleri, farklı mantıksal çatılanmalar, farklı aksiyomatik inanış sistemleri, farklı tarihsel kültürel zihniyetler ören dokusunu saydamlaştırma yöntemine esas alması,  bu sıkı-dokuya dokunan Goethe’nin düşüncesinin metinler-arası bağ dokusuna (intertextual) dokunan, bu dokunuma  auto-hetero afektif karşılığı vererek kendi yazım etkinliğinin uzantısı olarak kullanabilmesi nedeniyledir. Yani Goethe’nin insanın en hassas aleti dediği kendi fiziki varlığının kullanımını harekete geçirmesi çağrısı, karşılığını Wittgenstein’ın sözün, yazının, işaretin seslendirdiği ve temsil ettiği anlamın, arkhik kökenindeki iç bağlantılı dokusunu düşünce denemelerinin sıkılaştırdığı bağ dokusunda oto-hetero afektiv bir devinimin canlanması yoluyla izini süren anımsamalarında bulur. Bu nedenle düşünce denemesiyle kurgulanan metnin dokusu da, ona oto-hetero afektif devinimle karşılık verecek okurun okuma etkinliğinde karşılık bulmayı bekler. İmlem farklarının iç bağlantılı öğrenilen oto-hetero afektiv dokusunu düşünce denemelerinin kurguları  sıkılaştırır. Böylece, araç sonuç amaçlı bellek beklentili  temsili tanımlama ve adlandırmalara aracı ve imkan olan ara bağlantılar boşluksuz dikişlenen bir dokuda auto-hetero afektif dokunuma bağlı anımsama ve hatırlatmalarla saydamlaşır.  Dokunumun yarattığı auto-hetero afektiv etkilenme ve doğurduğu yönelim modalitesinin nasıl bir anlam deneyimini, gösterimini ve sonucunu doğurduğu saydamlaşır.
                                                           *                          *
 Pessoa, da temsili adlandırma ve betimlemelerle, “aralarındaki boşluk” ve “doluluk” “temsilleriyle dolu sahneyi ve araçlarını bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla kullanmaya alışmış oyuncuyu zihniyeti ile birlikte boşaltarak ve oyunu yeniden kökensel iç-bağlantılı tezahüründen başlatan sahneler kurarak yazar. Değişen sahnelerin içinde oyunculara yeni, farklı biyografik açılımlar,  kimlikler aidiyetler ve aidiyetsizlikler kurgulayarak yazar.  Kendi tarihsel kimliğini bile bu sahne içinde eriterek, sorunsallaştırarak yazar. Yarattığı sahne ve karakterlerinin sahnenin kuruluşuna, yazımına bağlı olarak  felsefi özcü, “idealist”, “realist”, “maddeci”, “rasyonalist”, “metafizik, “dış dünya” “iç dünya”, eşyanın iç-yapısı, dış yapısı, özü ve görünüşü şeklinde bölen, karşıtlıklardan kuran vs. vs. deneyim inanışlarına sahip kimlikler, karakterler, olarak birbirlerinin metinlerinin okurları ve eleştirmenlerinin farklılıkları olarak seslendirir. Birbirlerinin metinlerinin okurları olarak verdikleri karşılıklar, yorumlamalar üzerinden sahnedeki karakterleri, öznel nesnel farklı duyuşları içinde karşıtlıkları içinde seslendirirken, kendisi hiçbirinin merkez kimliğiyle, duyuşuyla özdeşleşmeksizin, hepsi ve hiçbiri olarak seslenir.  “İç dünya”- “dış dünya”, “öznel benlik” –“dış dünya” sanı yapılanmasını çöze-yazan dolayımı seslendirme sorununa Pessoa’nın kendisini Ömer Hayyam ile karşıtlık içinde tanımlamasının para-doxal anlamı; yani doxayı çözen; onu askıya alan para-doxal anlamı; ona hem içkin (immanent) hem aşkın (transcendent) dokunan anlamı (sense) da bu bağlantılı dokunun içinde kimlik, kendilik, aidiyet, doğruluk kesinlik, rasyonalite, öznellik nesnellik, etik estetik inanışlarının saydamlaşması  içinden Pessoa’nın  sözünde karşılık bulur:
Ömer’in tek bir kişiliği vardı; benimse, bir talih veya talihsizlik eseri olarak hiç yok. Şimdiki saat içinde ne isem,
Sonraki saat o değilim; bir gün ne olduysam, ertesi gün unutmuş olurum. Ömer, kim ise odur; sadece tek bir dünyada yaşar; ki o dünya dış dünyadır; ben ki olduğum ben değilim, sadece dış dünyada değil, fakat peş peşe  çok yönlü bir iç dünyada yaşamakta. Felsefesi, Ömer’inkinin aynı olmak istese bile asla aynı olamaz. Böylece, iznim olmaksızın, içimde, eleştirdiğim felsefelerin sanki ruhları var; Ömer onların hepsini reddedebilir, çünkü onlar onun dışında kalır; bense onları reddedemem, çünkü  ben onların hepsiyim. (Phil. Essays, xxıı)

Böylece eleştirdiği idealist, rasyonalist, materyalist, realist, deneyci vs. epistemolojik inanışların rasyonalitelerinin aksiyomatik doğruluk, kesinlik öz inanışlarını  farklı biyografiler, farklı kimlikler dokuduğu heteronom bir dokuda yapılanan kimliklerin  farklı benlik, öznellik nesnellik  deneyimleri ve karşıtlıkları üzerinden seslendirirken  kendi kimliği dahil hiçbir deneyimin ne öznesini ne nesnellik/gerçeklik inanışını aksiyomatik  olarak sahiplenir. “Onların hepsiyim” cümlesi, onları sahiplenen  bir öz-kendilik inanışının onları sahiplenmesini ifade eden bir cümle değil.  Tersine bütün olası, mümkün epistemolojik öznellik nesnellik yapılanmalarının ortak heteronomik dokusunu boşluksuz dikişleyen,  heteronomik yazımın, konuşanı, işiteni, yazarı okuru, kimlikleri, evreni dokuyan kimliksiz bir dokunun Başkalığı dolayımından seslenen, ve okurda oradan karşılık bulma umudunda bir söz. Boşalttığı ve doldurduğu sahne karakterlerini ve dünya sahnesini taşıyan; ve her şeye, her ana eş anlı boşluksuz dokunan kairotik ana dokuna yazmaya adanmış bir yazım içinden, “Satranç oyuncuları” şiirinin karakterlerinin başka hiçbir şeye aldırmayan, para-doxal huzursuz huzuruna adanmışlığı içinde.    
                                                        *                      *
Sıkı dokuda farklı mümkün ve mümkün olmayan imlem bağlantılarının  izini süren yazımın olanağı dilin adlandırma ve tanımlamalarla araç sonuç olarak yapılandırdığı kuralları izlemeyi, kullanmayı öğrenmekle içine girilen farklı doğruluk, kesinlik inanışlarının bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla  tarihsel kültürel yapılanmasını saydamlaştırmakta.  Merkezde yapılanan ben merkezini onu dokuyan Başkalığın dokusunda merkezi dışına sürüklemekte, merkezindeki yapılanmayı saydamlaştırmakta. Böylece merkezsiz, trans-historik (transzendental) bir dokunumun olanağı ortaya çıkmakta; merkezi her yerde çevresi sonsuzda bir dokunumun ve dokunun yazım üzerinden denenmesinin imkanı. Sınır deneyiminin sınırsız, belirlenimsiz; dokusunda anlam gösteriminin bir figürle, formla, adla temsilini mümkün kılan imlem bağlantılarının olası kombinezonlarının bağlantılarını sıkılaştıran, boşluksuz dikişleyen yazımın  oto-hetero afektif iz-sürümünün kendi başkalığına bükümlenen dolayımında insanı dönüştüren olanakları, olanak mümkün/olası konfigürasyonlar olmaktan çıkmakta. İnsana tarihsel kültürel sanı yapılanmasını çözen paradoxal  hakikate dokunması için  bellek ve imgelem yapılanmasını çözen karşı jestlerle, bağlantıları boşluksuz dikişleyen düşünce denemeleriyle bir olanak sunmakta. Yazımın dokusuna uygun (approriate) karşılıkta  yazarla okuru aynı dokuda buluşturan bir armağan olarak Oyunun akışında oyunun kurallarını yapılandıran Olayın tezahürüne, kendiliğindenliğine, Başkalığına dokunmaktan doğan bir başkalaşımın imkânı.  Önceki yapılanmış benlik merkezinin doğruluk, kesinlik  inanışlarını, ölüme ve  hayata dair inanış yapılanmasını kendi ele-geçmez, adlandırma üzerinden temsil edilemez; aynı anda dip ve tepe yapan kairotik dalgasının auto-hetero afektiv uyanışını dolayımlayan bir  yazım içinde, Başkalığa auto-hetero afektif dokunmaktan doğan bir Başkalaşım.  Uyanışını ciddiye aldığı oranda sorunsal olanı keşfetmenin dolayımında kendi değişiminin macerasının insanlığın kaderine dokunan bir dokuya dokunduğu farkındalığı içinde yazarı metnin dokusuyla dokunum içinde, anlatıcı olduğu merkezinden; merkezsiz, merkezin her yerde çevrenin hiçbir yerde, ya da merkezin hiçbir yerde çevrenin her yerde  olduğu bir dokunumu denemeye, yazının dokusu üzerinden seslendirmeye çıkması kaçınılmaz olur.  Pessoa kendi yazımının şiirsel dokunumunun felsefi hakikat sezgisi ile bağının farkında:
“Felsefenin canlandırdığı bir şairdim, şiir yazma yetenekleri olan bir felsefeci değil. Şeylerin güzelliğine hayran,   evreni algılanamayan  ince  kıvrımlarla bükerek  kat eden şiirsel ruhunun izinde. (Philosophical Essays, s. xıı.)
“Hayran”ı, hayret, şaşkınlık, büyülenme ve doğurduğu aşk ile bağlantısı içinde anlamak gerektiğine bir hatırlatma olarak vurguladım. Kendi varoluşuyla evreni canlandıran kan bağının ortak dokusunda bükülüşlerle eklemlenen, dokunum bulan, sesten sese, yazıdan yazıya, çiziden çiziye bükülüşlerle yol bulan  söz; aynı zamanda, hem felsefi sezgi, iç-görü, aşkın ve içkin bir dokunumla işaretini insana dokundurmakta ve ona yitirilmiş  yönünü  (Hölderlinin Mnemosyne’de dile getirdiği  dil ve duyarlık yitimini)  oto-hetero afektif bir dokunumun derin dalgasının yükselen tepe noktasının itimiyle  anımsatmakta; hem de adına “şiir” denen  sözün dokunuşunun momentumunu, asli gücünü, tazeleyen enerjisini de nereden aldığına işaret etmekte.  İşaretlerin bu dokuyla bağlantısının doğru kurularak okunması, veya bağının kopması, insanı bir doxa dünyasına hapseden kaderi karşısında Hölderlin’in seslenmesi de uygun (appropriate) karşılığını bulur: “Biz okunmamış bir işaretiz /  Hiç acı duymuyoruz, yabancı diyarlarda/ Neredeyse dilini yitirmiş biri gibi.”  Fakat yitirilen dilin bulunması, dilin yitirilen kökenine dokunan düşünmeyi, sorgulamayı, şiirin ve felsefi iç-görünün devindiği oto-hetero afektif devinimin uyanışını, sözün kökenindeki bağlantısallığın sesten sese, çiziden çiziye bir anlam gösterimini temsil eden işarete dönüşmesinin izini, bükülüşlerini, kurallaşmalarını, özne ile nesne arasında bir bellek imgelem aralıklı bir bölünme boşluk bırakmaksızın evrenin hayatının yeni bir gözle, merkezi heryerde olan, ve hiçbir yere sabitlenemeyen dalgasının bükülüşleri, salınımları üzerinde Pessoa misali huzursuzca sörf yapan bir yazım ve ona eşlik eden bir uyanışın huzursuz uykusuzluğu içinden saydamlaşmayı  talep eder görünüyor. Görüş noktasının saydamlaşmasında, kendi asli sesinin yankısına uygun karşılığı, sesten sese, yazıdan yazıya boşluksuz, öznesiz ve nesnesiz  dokunumun armağanı olan bir sözün devinimini iletmek gibi bir olanak gizli ya da açık ifşa olmakta.    
“Kim olduğu hakkındaki,  hatta kimlik olarak varolduğu hakkındaki kesinliksizlik Pessoa’nın şiirinin ana teması olarak ortaya çıkar” diye yazıyor şiirlerinin İngilizceye çevirmeni Richard Zenith.  Pessoa’nın, biyografilerini ve yazınsal etkinliklerini kurguladığı yazarlarla ilişkisi hakkında şunları söylediğini  alıntılıyor Richard Zenith:  “İnsan oluşumun tümünü, yazınsal verimlerine hizmete adadığım çeşitli yazarlar arasında bölüştürdüm. Kendim, kendimin bir tür alt ortamı olarak varolmakta; fakat gerçekliği ötekilerden daha az olarak, onlardan daha az tözsel, daha az kişisel ve onların hepsi tarafından kolayca etkilenebilir olarak…”  “Pessoa’nın heteronomik karakterlerinin en provokatif olanı, biraz züppece, gemi makine mühendisi Alvaro de Campos imzalı bir metinde “Fernando Pessoa’nın, tam doğru konuşmak gerekirse, varolmadığını” okuruz” diye ekliyor. (Fernando Pessoa, A little Larger Than the Entire Universe, ed. and Translated by Richard Zenith. Penguin Classics.)       
Heteronomik metnin dokusu içinde anlatıcı-yazar merkez özne konumundan çıkıp metnin dokusu içinde kendini yeniden ve yeniden yaratan bir denemeyle, onun şaşkınlık, hayret-engin, temsil üzerinden adlandırılamaz, düşünülemez ve düşündürülemez hem aşkın hem içkin dokununumuyla artık birlikte yeni (tinsel?) bir hayatiyet kazanır.  Gerçekten de hayatın hakiki dokunumuna dokunan yazı, söz, daima sözü kökeninden başlatmak, seslendirmek sorunuyla hep karşı karşıyadır. Kalıpçı, teknik  ustalıklarla yazamaz, konuşamaz; hep sözün acemisi olarak kalmaya yazgılıdır.  “Jonglörün topunu kaçıranını severim” derken bu yazgıya adanmış yazımın, sözün kaderini sever Halil Cibran.
 Her şeye eş-anlı dokunan kökendeki Olaydan devinim alan; temsili adlandırmaların kalıpları ile kurallaşmış, şey”, “nesnellik” olarak temsil edilmiş her şeyin temsil ettiği anlam farklarının birbiriyle bağlantılı öğrenilen dokusuna oto-hetero affektif dokunumla  dikişlenen;  sözü, çizgiyi, deseni kendi sıkı dokusuna dokunduran yazımın ustalaşılacak bir yöntemi, tekniği yoktur. Daima en baştan, kökendeki belirlenimsiz dokunuştan devinim alan çiziğin oto-hetero afektif  bükülüşleri ile kıvrımlanan, bir canlıyı ayağa diken, yürüten, konuşturan canlılığın  izine adanmış dolayımda yol almaktan başka. Giacometti’nin umutlu umutsuz kendi çizi-kazısında canlanır gibi olup kaybolan desenleri, büstleri, figürleri.. Tuval üzerinde  hem kendine ve her şeye, bütün insanlığın kaderine dokunan jesti, çizgileri, fırça vuruşları; plastiği sürekli oyan, incelten figürleri hep sözün sıfır noktasındaki kökeninden devinim alan jesti bulmaya, kendiliğinden akışına eklemlenen yazıyı, çiziyi çizmenin, dokundurmanın acemisi kalmaya yazgılıdır. Ne ki bu kadere dokunmadıkça, insanın karakteri kaderinin hükmünde belirlenir. Herakleitos’un sözü bunu saptıyor: “Karakteri kaderidir.”
Her şeyi eş-anlı Anlamın (sense) başı sonu belli olmayan  bir akışın yükselen kairotik anından kesit alan; kendi başına kendi kendisinin temsilcisi gibi gözüken her şeyin, bağlantılı olarak öğrenildiği, kullanıldığı bir  alanı dokunduran, seslendiren bir yazıma, söze dönüşmesi yazın üzerinden yüzleşilmesi olası bir denemeye dönüşmekte. Fakat denemenin dolayımladığı bağlantılı akışın bükülen yollarında, insan zihninin dilin anlatım biçimlerine, tanımlama ve adlandırmaların temsillerine verilen bellek ve imgelem tepkileriyle, alışkanlıklarıyla, çağrışımlarıyla yapılanan ben merkezli mantığı oto-hetero afektif bir farkındalığı da dolayımlarsa, insan ne olduğunu sandığını, sanı dünyasında keşfederken ne olmadığını da keşfeder. Yani Sokratik Bilgisizliğin Bilgeliğinin gizli para-doxal anlamı ifşa olur.
Sanı dünyasından çıkmadan sanı dünyasına hem içkin hem aşkın özgür bir düşünme deviniminin etkinlik kazanmasıyla, dilde araç sonuç amaçlı temsillerin kurallaşmalarla insan zihninin de bellek ve imgelem alışkanlıklarının birlikte örülmesinin sonucu olarak zihnin dilin temsillerini bellek ve imgelem çağrışımlarıyla karıştırması ortaya çıkmakta. Bu karıştırma,  temsil nesnesini,  temsil ettiği anlam farkının öz/asli temsilcisi gibi gördüğü, deneyimlediği, algıladığı sanıları şeklinde kendini açığa vurmakta. Fakat sanı içinde olduğunun farkında olmayan bellek ve imgelem çağrışımlı tepkilenme, temsil nesnesini kendi kendisinin asli temsilcisi olarak gördüğüne, işte gösterimiyle deneyimlediğine inanmakta. Yani “olarak gördüğünün” (seeing as), bu fenomenin kökeninden; yani çizikten başlayan, ve çiziğin izinin bir figür, form olarak okunmasının  “olarak görme” olarak tecelli eden olay dokusuna oto-hetero afektif bir farkındalıktan yoksun bir görme, deneyim inanışına hapsolmuş kalarak. Olarak gördüğünün farkındalığından yoksun kalmak, bellek ve imgelem çağrışımları özdeşleştirdiğinin farkında olmayan bir yönelim/modalite, inanış, sanı yapılanmasına hapsolmuş olmak biçiminde tecelli ediyor.  Temsil sisteminin kurallarını, temsil araçlarını araç sonuç temelli kullanmayı, izlemeyi öğrenmiş olmanın sonucu olarak temsil nesnesini temsil ettiği anlam farkının öz/asli  temsilcisi  olarak görürken içine girdiği “olarak görme” (seeing as) modalitesinde yapılanmış yöneliminin farkında olmayarak. Bu sanı yapılanmasının doğurduğu nesneleri görme, algılama, duyumlama, doğruluk-kesinlik epistemolojik aksiyomatik inanışlarla güdümlenen akıl yürütme, konuşma, yazma alışkanlıklarıyla zihni yapılanmış aktörlerin sahneye ve sahne araçlarıyla ilişkisini, Platon sanı mağarası ve sanılarına zincirlenmiş sakinleri olarak temsil eder.
Ya da yapılanmanın auto-hetero afektif iz sürümünü derinleşerek dolayımlayan sorgulamanın dolayımında  kendi hayatının hakikatinin sorunsallığına dokunurken kendi sırrına, gizemine de dokunur. Öznellik nesnellik modalitesinin sanı yapılanmaları içinden düşünme devinimi koşullanmış/sınırlanmış okurun düşünme etkinliğini imlem farklarının bağlantılarını farklı mümkün ve mümkün olmayan konfigürasyonların boşluksuz dikişlenmesini örnekleyen aşağıdaki gibi düşünce denemelere borçluyuz.  
Bir diş ağrısı duyumuna ilaveten genellikle ağrıyan dişe dokunmaya ve yüzün ona yakın kısımlarına dokunmaya eşlik eden dokunma ve hareket duyumlarımızı alalım. Eğer bu duyumlara elimi masamın kenarına dokunurken ve orada gezinirken görülmesi eşlik etseydi, bu deneyime masada diş ağrısı deneyimi demekte  kararsız  kalırdık. Fakat, diğer taraftan,  belirtilen dokunum ve hareket duyumlarımız, elimin başka birisinin dişine ve yüzüne dokunurken görülmesi deneyimiyle karşılıklı bağlantı içinde ortaya çıkıyor olsaydı, hiç kuşku yok ki, bu deneyime “başka birisinin  dişinde diş ağrısı” derdim. (Blue and Brown Books,  p. 53.)  

Bu denemeler hem  kökendeki bağlantısal Olayın tezahürünün imlem farklarının farklı konfigürasyonlarda bağlantılanmasıyla anlamın ifade bulan gösterim deneyimini  (sense); hem  insan gövdesinin de imlem farklarının boşluksuz dikişlenen konfigürasyonunun bir parçası olarak kurallaşan ve bellek ve imgelem alışkanlıklarına örülen olay dokusundan bir kesit olarak saydamlaştırmakta. Wittgenstein’ın ancak iç bağlantılara dayanarak dış bağlantılı anlam tanımlamalarıyla dilde araç sonuç amaçlı temsiller, kurallar, modeller, dilde farklı mantıksal çatılanmalarının kökenini fenomenolojik diller kurarak saydamlaştırma projesinin anlamı ve  dilin kökenindeki bağlantısal tezahür eden Olayın fenomenolojik diller kurarak tanımasının ne anlama geldiği bu vb. düşünce denemelerine verilen oto-hetero afektif karşılığa bağlı olarak anlaşılabilir.   Bu vb. örnekler, temsil dilinin kuralları ve değişik mantıksal  çatılanmaları içinde yönelimi, kendilik deneyimi öznellik ve nesnellik kutuplarına bölünmüş olarak temsil dünyasını deneyimleyen insanın kendi kendine farkedemeyeceği bir Olay tezahürüyle bağlantılı olarak insan yöneliminin temsil dillerinin kurallarıyla bağlantılı yapılanmasını saydamlaştırmakta.       
 Farklı mümkün konfigürasyonların farklı kurallaşmalar ören, dilde farklı mantıksal çatılar, sistemler kuran akışının izini imlem farklarının bağlantılarını boşluksuz olarak sıkılaştırdığı dokuyla oto-hetero afektiv  etkilenme ve interaktif/operasyonel, işlemlerle  öğrenme üzerinden hatırlatmalarla sürer. Bu hatırlatmalar bellek alışkanlıklarına seslenmez bu nedenle. Tersine, bellek ve imgelem çağrışımlarıyla adlandırmalara, adın temsil ettiği anlama sanki temsil ettiği anlamın öz temsilcisi gibi görülen, adla temsile esas olduğu sanılan kastetme, gösterim tepkilerini, arkada zeminin iç bağlantılı tezahür eden konfigürasyon ve kurallaşmalarına bağlı olarak işlediğinin, dilin mantıksal çatısına eklemlendiğinin farkında olmayan gösterim, adlandırma jestleri olarak, kendisiyle birlikte bir çarkı çevirmeyen sistemin işleyişine eklemlenmeyen jestler olarak açığa çıkarır.  Karşıt olarak, hatırlatmalar daima imlem farklarının bağlantılı dikişlenen dokusunda ortaya çıkan interaktif, işlemlerle süren fiili öğrenmenin araç sonuç amaçlı kurallaşmalarla içine girdiği sanı yapılanmasının birbirine mantıksal imkan, basamak olan kaderinin izini sürer;  mantıksal çatı, sistem oluşturan  kurallaşmanın dilde figürlerle, formlarla, tanımlamalarla yapılanmasının   izini, hem aşkın hem içkin olarak düşünce denemelerinin sıkılaştırdığı imlem farklarının bağlantılı dikişlenen  dokusu içinden   auto-hetero afektif  bir dokunumla dokunan anımsama ve anımsatmalarla sürer. Bu nedenle Olgu kavramı, artık temsil sisteminin kurgusu üzerinden değil, imlem bağlantılı canlı bir  dokuda auto-hetero afektif bir dokunum üzerinden izlenir, tanınır: Proto-olay ya da kökensel (ur-phenomenon) olarak dilin kökenindeki bağlantısal olayın fenomenolojik tanınması; olayın araç-sonuç amaçlı dillerin dış bağlantılı anlam tanımlamalarının sembollerle, figürlerle, formlarla kurallaşmalarına imkan olan  esas olan yüzüyle tanınmasıyla bağlantılı yürümekte.  Bu nedenle imlem farklarının bağlantılarının birbirini eş anlı talep eden ve adlandıran figürle, formla temsil etmeye  esas olan yüzüyle tanınması,  interaktif, oto-hetero afektif operasyonel işlemlerle öğrenmenin izinde mümkün olmakta. Bu iz sürümü “olguları fenomenolojik olarak  tanımak” olarak özetlense de, veya “hermenötik yorum kuramı” olarak klişeler kuramsal açıklamalar  üzerinden aktarılsa ve öğrenilse de, burada fenomenolojik tanıma etkinliği kritik olarak devreye girmedikçe, oto-hetero afektif  bir hayatiyetin uyanışına bağlı bir devingenlik kazanmadıkça bu anlayışın armağanı  hermenötik kuram vs. kuramsallaştırmalar, kuramsal malumat üzerinden insana ulaşmadan kalmaya yazgılı. Çünkü kuram, kavramlar üzerinden değil, kavramsal tanımlamaların bağlantısal kökenine auto-hetero afektif dokunumun uyanışını talep ediyor. Dilde araç sonuç amaçlı anlam tanımlamalarıyla kurallaşan, çatılanan farklı dilleri, mantıksal yapılanmaları mümkün kılan   kökendeki boşluksuz dikişlenen dokuya  bükülen iz sürümünün çizdiği yayın dolayımına  çıkan yazımın, çizimin  kendine bükülen reflexion ışığından pay almayı. Bu olanağı insan kendi kendine yaratamamakla birlikte onu yaratan düşünce denemelerinin sıkı dikişlenen imlem dokusuna oto-hetero afektif karşılığı verebildiği ölçüde paylaşabilir. Sıkı dokudaki anımsamalardan (recollection’un anlamı) pay alabilir.  Kuramsal açıklamalar,  kavramsal tanımlamalar ise   sadece yanlış çağrışım ve imgelem tepkilerine neden olmakta. Çünkü kuramsal kavramsal açıklamalar dış bağlantılı araç sonuç amaçlı temsil dilinin bir aleti olarak, aletlerin araç sonuç amaçlı temsil dilinin aletleri  olarak, yapılanmış yönelimi saydamlaştırmak yerine onun yapılanmış akıl yürütme, benlik, öznellik nesnellik alışkanlıklarını temel almanın döngüsü içinde döngülenmekte. Yani insanın en hassas aleti olarak  bağlantısallığa oto-hetero afektif dokunan hassasiyeti yerine araya, araç sonuç amaçlı kendisiyle dış bağlantı içinde yapılanmış bir dil sisteminin temsilleri, kullanım teknikleri, araçları girmekte.
 Bu aleti canlandırmak,  canlı tutmak ve canlılığını bu iz sürümü içinde kullanmak Goethe’nin belirttiği üzere insanın sahip olduğu bu en hassas aleti kullanmaya karşılık geliyor. Wittgenstein’ın düşünce denemeleriyle imlem farklarının bağlantılarını sıkılaştıran ve oto-hetero afektif hatırlatmalarla synoptik bir kavrayış için sürdürdüğü açıklaştırma projesi, tam da bu aletin önce bellek ve imgelem alışkanlıklarının baskıladığı yapıların, dil katmanlarının içinden  diriltilmesi, canlı tutulması ve bu iz sürümünde alet olarak kullanılmasına karşılıktır.
Seslerin ve işaretlerin imlem bağlantılarını  dikişleyen yazım mucizevi bir soyutlamadır. Üç harf
(G-O-D)  bana Tanrıyı dokundurur– bir kaç im milyonlarca farklı şeye dokunur imlem dokusunda. O zaman ne kolaydır Evrenin oyununa katılmak!  Ne denli görünürdür yoğunluğu tinsel dünyanın.
Dil felsefesi,  tinsel tezahürün dinamiğine dokunumun dolayımından seslenir.
“Felsefe aslında  “evden ayrı düşme” hastalığıdır – heryerde evde olma arzusu.” [vii]










[1] Goethe's Way of Science: A Phenomenology of Nature, ed. by David Seamon & Arthur G. Zajonc. 


[2] Culture and Value p. 7e.
[3] Wittgenstein, Culture and Value  p.66e.
[4] Ibid p.18.
[5] Ludwig Wittgenstein, Personal Recollections, ed. By Rush Rhees,  Blackwell, 1981, p. 96.




NOTLAR
[i] Tarihi Tarih yapan, İnsanın değer duyarlığını tarihsel-kültürel normların belirlediği insan tipinin üzerine çıkaran; Üst-insanı (Nietzsche) inşa eden; Sözü hep kökeninden başlatan-dokunduran oto-hetero afektif Söz-yazı-çizi dokusuyla duyarlık bağı kopan insanın  tarihselliği, tarihsel-kültürel bir deformasyona uğramış  insanın tarihselliği.  Ben merkezli kendilik, kimlik inanışlarıyla bağlantılı örülen dünyaya dair bilgi inanışları bir sanı (doxa) yapılanmasının tarihsel örüntüsünü örerken, bu durumun farkında olmayan insanın durumu, Platon’un mağara metafor ile temsil ettiği durum. Sözün kökenine dokunan yazımın dolayımı, tarihin, kültürün bu dokunumdan değer almasıyla, bu bağın kopması arasındaki farkı saydamlaştırmakta.  Akademik eğitimin değerlerinin, kültür sanat faaliyetinin, medya ve kitle iletişimiyle birlikte ürettiği popüler kültürün tarihin sahnesinde egemenlik kuran estetik-etik değer ideolojisinin egemenliği bu bağın kopması sonucu ortaya çıkan deformasyon, sanı yapılanması üzerinde kurulmakta. Öte yandan Sözün kökenindeki bağlantıyla bağlantısını temellük etmeye adanmış düşünümün, yazımın, insanın tarihsel konvansiyonel normların belirlediği insana dönüşümünün kaderini izlemenin aşkın görüş noktasında saydamlık kazanan bir tanıklığın olanağı ve insana dokunumu da tarihin derinliklerinden yazı, çizi, işaretlerin sessiz dokunumunun çağrısı içinden doğru okunmayı bekliyor. İşaretleri doğru okumak, işareti temsil ettiği anlamdan önce anlamı doğuran bağlantısal dokusunda oto-hetero afektif bir uyanışın kımıldamasına ve bu kımıltıyla bütün dokunun kımıldayan sesine, çizisine, tınısına uygun (appropriate) karşılığı vermesine bağlı. Bu dokunumdan kopmak; konvansiyonel normları, konvansiyonel grameri, mantıksal çatısı sadece  hayatı araç sonuç amaçlı tanımlayan, modelleyen, kurallaştıran temsil dilinin araçları ve kullanım tekniklerini kullanmayı öğrenen aktörlerin sanı dünyasını ortaya çıkarmakta.  Kendi  kendilerini ve yaşadıkları dünyayı  temsil dilinin araçları üzerinden okuma alışkanlıklarına bağlı yapılanan bir  sanı (doxa) dünyası ortaya çıkmakta. Sanı, aktörlerin yaşadıkları dünyayı ve hayatı temsil dilinin araçları üzerinden okuduklarının, temsil olarak gördüklerinin (seeing as) farkında olmamaları sonucu ortaya çıkmakta. Adıyla gösterimde bulunduğu temsil nesnesinin temsil ettiği anlam farkını maddi bir töz sanma; “madde”, “ruh”, “öznellik” “nesnellik” adlandırmalarının bir özü adlandırdığını sanma; bir öz deneyiminin  hem kendi benliklerinin hem de gösterimde bulundukları nesnenin özüne dair bir adlandırmaya temel olduğu  sanılarıyla malȗl bilgi, doğruluk, kesinlik  inanışlarıyla düşünen, akıl yürüten, konuşan aktörlerin zihniyeti ortaya çıkmakta. Temsil dilinin mantığa kural, norm, paradigma, kriter, çatı ören kurallarının Sözün kökenindeki bağlantısallıktan kopmasının insana, insanlığa ördüğü tarihsel kader; tarihsel hastalık (Nietzsche) semptomlarının farkında olmayan insanın tarihsel durumu;  “Barbarizm’i (Michel Henry) doğuran,  hiçlik üreten, hayatın hakikatine dokunmayan  eski bir oyunu yeniden ve yeniden tarih sahnesine ebedi dönüşü içinde  geri döndüren; eski  kaderin oyununu daima yeniden ve yeni oyunculara oynatan bir oyun.       

[ii] Burada söz konusu iç bağlantılı dokudaki öğrenmenin, imlem farklarının dış bağlantılı işaret, figür, form, ad tanımlamalarıyla dilde temsil edilmesinin;  araç sonuç amaçlı kullanım kurallarıyla teknik teknolojik kullanımlara örülmesinin izini Wittgenstein fenomenolojik diller kuran düşünce denemeleriyle izleyen ve saydamlaştıran bir yazım etkinliği ile karşımıza çıkar. Dilde adlandırmalarla temsile esas olan olayı  fenomenolojik diller kurma yoluyla açıklaştırma yöntemini Philosophical Remarks’ın ilk cümlelerinde açıklamasından başlayarak yazım etkinliğinin sonuna kadar düşünce denemeleriyle, birbirini parçasal (fragmentary) olarak  tamamlayan bir yazım içinden sürdürür. Düşünce denemeleri imlem farklarının iç bağlantılı dokusunun anlamı (sense) doğuran  mümkün ve mümkün olmayan kombinezonlarını sıkılaştırma; (dichten) ve sıkı dokunun dış bağlantılı adlandırma ve tanımlamalarla  temsile esas ve imkan olduğunu auto-hetero afektif bir devinimle izleme anımsama  esasına göre bir araya getirilen hatırlatmalarla işler.
Bu nedenle deneme ve anımsatmalarının okura sunduğu parçalı yazımın her parçası, düşünce denemelerinin hatırlatmaları harekete geçirdiği auto-hetero afektif devinim içinden karşılık bulan bir okuma, derin anımsama, uyanış içinden birbirini tamamlayan bir dolayımda saydamlaşır, ve o dokuya okurun verdiği karşılıkta tamamlanır. Tamamlanma sonlanma anlamında değil, saydamlaşmanın sonsuza; merkezi heryerde, çevresi hiçbiryerde olan bir dokunun boşluksuz dikişlenen dokusuna auto-hetero afektif dokunum anlamındadır.  “Boşluk” ve “doluluk” ve diğer adlandırmaların birbirini eş anlı imleyen boşluksuz dikişlenen, bağlantılı (co-signifying) öğrenilen imlem dokusunun saydamlaşması, benlik merkezinin hetero-afektif dokuda yapılanmasının, izini anımsama ve anımsatmalarla süren sorgulama-düşünme dolayımında imkan kazanmakta.  “Boşluk” ve “doluluk” vs. kavramsal ayrımların ve karşıtlıkların anlamını temsil eden; bu kavramsal ayrımların adı olarak kullanımı öğrenilen figürlerin, formların imgelem ve bellek çağrışımlarının gösterim tepkilerinden çözülmesi ile bu kavramsal ayrımları deneyimleme, adlandırma, kendi anlamlarının öz temsilcisi gibi görme  sanıları, “olarak görme”,yi,, “yazmayı okumayı”, konuşmayı, dinlemeyi karakterize eden bağlantılı Olaydan çizik alan yazımın ve ona bükülen düşünümün (reflexion) dolayımında saydamlaşır. Saydamlaşmada saydamlaşan böylece sadece dış dünyayı temsil eden kavramsal ayrımlar değil, bizzat temsilleri ve kurallarını kullanmayı ve izlemeyi bellek ve imgelem çağrışımlarıyla öğrenmiş olarak benlik, gövde tepkilerinin de imgelem ve bellek çağrışımlarıyla sanı yapılanmasının saydamlaşmasıdır. Kavramsal ayrımlarla konuşan, dinleyen, yazan, okuyan özne merkezinin bellek ve imgelem merkezli öznelliğinin benlik, kendilik inanışlarının sanı yapılanmasını, dilin kökenindeki bağlantısallığa oto-hetero afektif dokuna-yazıma bağlı hatırlatmalar saydamlaştırır. Saydamlaşma, ben merkezli  bellek ve imgelem alışkanlıklarıyla öznellik merkezi olarak araç sonuç amaçlı temsil dünyasına tepkileri yapılanmış öznellik nesnellik yöneliminin yapılanmasını içinden aydınlatır. Benlik merkezinin, anlam temsilini mümkün kılan farklı mümkün konfigürasyon bağlantılarında, farklı kurallaşan temsil dillerinin hem tarihsel-kültürel mantıksal çatılanmalarının  örüntüsüne bağlı olarak farklı kendilik ve bilgi inanışlarıyla farklı mümkün sanı yapılanmaları ve farklı tarihsel-kültürel  yaşam biçimleri örmesini aydınlatır; hem de tarihselliği aşan, trans-historik,  heteronom başkalığın dilde anlam temsilini mümkün kılan bağlantı konfigürasyonlarının ve kurallaşan normlarının, paradigmalarının farklı mantıksal çatılanmalarının izinden bütün farklı dilllerin oyuncularının farklı  benlik, kendilik, nesnellik inanışlarının yaşam biçimine bağlı dokusuna, deneyim inanışlarına  oto-hetero afektif bir dokunumla dokunur.      
İmlem farklarının tezahür dokusuna düşünce denemeleriyle sokulan farklı olası bağlantı kombinezonlarının, farklı konfigürasyonların, temsil sistemlerinin paradigma işlevinde sabitleşen farklı normları, kurallarıyla farklı yaşam deneyimleri, doğruluk-kesinlik inanışları, pratikleri, yaşam biçimleri, farklı öznellik nesnellik sanıları, kimlik, aidiyet inanışları; bu aidiyetlere bağlı etik-estetik duyarlıklar dokuduğunun izini süren dolayımda kazanılan, tarihsel kimliklere, öznelliklere  hem Aşkın (transcendent) hem içkin (immanent) bir Farkındalığın insana saydamlaşması olanak kazanmakta.  Buda, Zen, Satori aydınlanmasının gizli-açık ışımasına dokuna yazan  bir yazım, düşünme, sorgulama etkinliğinin sözden söze, çiziden çiziye, yazıdan yazıya, sesten sese, jestten jeste dokunan auto-hetero afektiv dokunumun dip ve tepe dalgalarının, temsil edilmiş olarak yaşanan dünya sahnesinin araç-sonuç amaçlı yatay kronolojik kullanım zamanını eş-anlı çalkalandıran, bellek alışkanlıklarını duralatan   anlarının ışığı. İnsana bu ışığı ışıtan metinleri, sözü, yazımı, çiziyi, dokuyu, bu nedenle “edebiyat”, “yazın”, “şiir”, “felsefe” adlandırmalarını, sahnenin temsil dilinin araçları terimler üzerinden anlayamayız, ya da yanlış anlarız.  Bu tür metinler auto-hetero afektif bir dokunumu yazımdan, yazıma, sesten sese, çiziden çiziye dokunduran, birbiriyle iç bağlantılı bir dokuda birbirini devindiren, seslendiren birbirine örüntülenen bir doku oluşturduğu, dokuya karşılık veren, yazarın veya okurun metnin uzantısı olarak (Novalis) uygun  (appropriate)  karşılığı bekler. Verilen karşılık yazarı, okuru metnin dokusunda saydamlaştırır. Pessoa’nın  heteronomik yazımı Pessoa’yı ve okurunu birlikte saydamlaştırmıyorsa, okur hala o yazımı onu edebiyat metni veya şiir olarak okuyorsa, o metinler yayınlansa da tıkıldığı sandıktan hala çıkamamış demektir. Öte yandan, elbette insanlık varoldukça, saydamlaşmanın sunduğu ışıma metne uygun karşılığı veren okur-yazarlarında karşılığını bulacaktır.

[iii] Heidegger bu bağlantısallığa Dokunum Olay’ını (Ereignis) sonraki felsefesinin ana ekseni yapar: Bağlantısallık eşanlı bir dokunuma, olayın kökensel arki tezahürüne, kronolojik yatay, tarihsel-kültürel normlarla, araç-sonuç amaçlı kurallaşan yollarda ,”önce”li “sonra”lı , “neden”li “sonuçlu” adımlarla düşünmeye adım atmaya alışmış zihnin  yapının dışına bir sıçrama yapması gerektiğine dair yeni bir felsefe yapma projesini, kökendeki Bağlantısal Olaya dokunmaya karşılık veren bir uyumlanmayı, rezonansı temellük etmeye adanma sorunu  olarak koyar. (Beitrage zur Philosophie (Vom Ereignis) ; Contributions to Philosophy – of the Event.)  Bağlantısal köken bütün tarihi kökeninden kavrar. Heidegger bu kavrayış olmaksızın insanın zaten tarihsel oluşunu, tarihte oluşan değerin değerini asli kökenine dokunmadığı için  doğru kavrayamayacağını; kendi felsefe yapma etkinliğini, bu doğru hakiki kavrayış doğrultusunda Batı felsefesinin düşünme geleneğinin içine düştüğü entelektualist, epistemolojik analiz ve kuramların metafizik inanışlarından çözen yeni bir düşünme yolunda ayağa kaldırma projesi olarak seslendirir: “Felsefe tarihin kökenine, başlangıcına  inme istencidir, böylece kendinin ötesine geçme istenci.”  (Contributions to Philosophy (of the Event), Translated by Richard Rojcewics and Daniela Wallega-Neu, Indiana Univ., 2012, p.31.   

  

 
[v]  Wittgenstein dilde dış bağlantılı formlar, figürler, işaretlerle anlam farklarını adlandırma ve betimlemelerle temsilinin mantıksal imkanı olarak imlem farklarının iç bağlantılı olarak öğrenildiği, kurallaştığı bir tezahür zeminini imkan aldığını saydamlaştırma projesini düşünce denemeleriyle fenomenolojik diller kurma yoluyla açıklaştırma yöntemi olarak Philosophical Remarks’ın  (1933) ilk cümleleriyle ve önsözündeki karşıtlık içinde formüle eder. Bu yöntemi bütün yazım etkinliği boyunca kullanır. Daima iç bağlantıları sıkılaştıran düşünce denemeleriyle oto-hetero afektif bir devinimi uyandırır ve dış bağlantılı adlandırma ve tanımlamaların kurallarıyla harekete alışmış benliği, araç sonuç amaçlı bellek ve imgelem beklenti ve çağrışımlarıyla gösterim ve mantık yürütme alışkanlıkları yapılanmış ben merkezini, boşluksuz iç bağlantılı bir dokunun farklı mümkün ve mümkün olmayan konfigürasyonları, kombinezonları içinde oto-hetero afektif hatırlatmalarla devindirir.  Gösterim dilinin adlandırma ve temsilleriyle kurallaşmalarını; kuralların sabitleşmeleri ile yapılanması katılaşan aksiyomatik benlik, kimlik, doğruluk, kesinlik inanışlarının iç bağlantılı heteronomik dokusunu içerden saydamlaştırır. Buna karşın Wittgenstein’ın düşünce denemelerinin fenomenolojik, heteronomik dokusunun henüz kendine uygun (appropriate) karşılığı, o saydamlaşmaya karşılık veren, saydamlaşmanın armağanını yeni okur yazarlara dokunduran yazarlarını henüz bulduğu söylenemez.
[vi] Fernando Pessoa, A Little Larger Than The Entire Universe, Penguin Classics.

[vii] “Signifying by sounds and marks is an admirable abstraction.  Three letters signify God for me – a few marks signify a million things. How easy it is then to make use of the universe! How visible is the concentricity of the spiritual world. The theory of language is the dynamic of the spiritual realm. (Novalis, Philosophical Writings Trans. by Margaret Mahony Stoljar, State univ. of New York Press, 1997.)

Metnin Türkçe çevirisi: “Signifying” e karşılık olarak  “Sesler ve çizgilerle yapılan adlandırma” demiş. (Bkz. Fragmanlar, Çev. Gürsel Aytaç. Doğubatı Y. 2014.)
 Fakat “adlandırma” kelimesi; bir çizgi, form,  figür, işaret ile  adla kavramsal ayrımları  temsil etmeye bağlı gösterimin, imlem farklarının iç bağlantılı olarak boşluksuz dikişlendiğini ve öğrenildiğini; bu öğrenmenin gösterim imiyle (ad ile) temsiline mantıksal çatı,,kural, yöntem  oluşturduğunu fenomenolojik bütüncül (synoptic) bir kavrayışla anlamış olmayı talep ediyor! Oysa, bu meselenin doğru anlaşılması, ve anlaşılamaması zaten bütün felsefenin ve Wittgenstein’ın düşünce denemeleriyle, fenomenolojik diller kura-yazan hatırlatmalarıyla yazımının saydamlaştırmaya soyunduğu en temel mesele. Novalis’in Fragmanlar’ı bu meseleye dair iç görüye sahip nadir bir düşünürün Fragmanları olarak okurlarına ebedi bir sonsuzluktan  sesleniyor. Sesine ya da pırıltısına karşılık vermek öte yandan okurun her şeyden önce kendi kendini iç-görüde anlamanın yoluna çıkmasını talep ediyor: Tarihsel kültürel inanış sistemlerinin kurallarının, normlarının, paradigmalarının kısaca “ideolojik tarihsel-kültürel sistem” yapılanmasının belirlediği; tepki verme, imgeleme, davranma, konuşma-yazma-okuma, akıl yürütme alışkanlıklarıyla belirlenmiş tarihsel-kültürel “ben kimliğinin” zihinsel yapılanmasını çöze yazmanın yolunda kendini yeniden keşfetmenin anlamına dokuna yazan parçalar seslendirmeye… Seslerini, dokunuşlarını, pırıltılarını Novalis’in, veya Wittgenstein’ın, veya Pessoa’nın ve diğerlerinin parçaları gibi sonsuzdan seslenmeye, dokunmaya  bırakarak yazmanın, düşünmenin yoluna çıkmaya çağırıyor.  Kendi okur-yazarlarını bulmak, metnin dokusu aracılığıyla uzatılan armağanın ışığına uzanmaları arzusuyla bırakılan parçalar.
Belli bir isteksizlikle bu kitabı yayına teslim ediyorum. Elinde görmeyi en az isteyeceğim insanların eline düşecek. Dileğim, çabucak felsefe yazıcıları (philosophical journalists) tarafından unutulması, belki böylece daha uygun türden bir okur için korunması. (Wittgenstein, Culture and Value, 1948.)

 Çünkü her bir parça, hep kökendeki boşluksuz dikişlenen bağlantısallığı dokunduran, düşünce denemeleri ve oto-hetero afektif hatırlatmalarıyla bir bütünü temellük etmeye odaklanmış bir arke yazımın parçaları olarak eklemlenir. Hep arke-dokunumun yazım dolayımında anımsamalarını,  bir kombinezon kilidinin şifrelerini teker teker kaldırmaya odaklanmış bir dakikliğe benzer şekilde bir araya getirir toplarken (recollection sadece hatırlama değil bu yeniden toplama etkinliğidir!) okurundan da benzer bir odaklanmayı ve uygun karşılığı bekler. Felsefe bir güvenlik kasasının kombinezon kilidini açmaya çalışmak gibi. Birçok kombinezon  denemesinin  bir şey başarır gözükmediği, ancak hepsi yerli yerine oturunca kasa kapısının açıldığı. (Ludwig Wittgenstein, Personal Recollections, ed. By Rush Rhees,  Blackwell, 1981, p. 96.)
Parçasal (fragmentary) yazım, boşluksuz dikişlenen oto-hetero afektif imlem dokusunun olası konfigürasyonları ve kombinezon bağlantılarıyla farklı kurallaşmalar içinde farklı dil oyunları, farklı dil oyunlarının sabitleşen paradigma olarak işleyen kuralları içinde aktörlerin tarihsel-kültürel zihniyet yönelim yapılamalarının izini sürer. Temsil sisteminin değişen araçlarını ve değişen paradigma işlevinde sabitleşen kurallarını  öğrenmeye ve kullanmaya bağlı olarak aktörlerin farklı gerçeklik okumaları içine girmesinin ve  farklı okumalar içinde  olduğunun farkında olmamalarından  doğan gerçeklik, doğruluk, kesinlik inanışlarının mutlaklaştırılmasını, yarattığı sanı yapılanmasını, sanı yapılanmasının dışında bir mutlak bir zemine dayanmaksızın içerden, yani Pessoa’nın heteronomik yazımına ortak yazım dokusu içinden saydamlaştırır. Bu nedenle, bu saydamlaştırma, daima akla kendi mantık çatılanmasının kurallaşmasını ve rasyonalite yapılanmasını, hayatın kendi asli dokusuna boşluksuz dikişlenen dokunum içinden saydamlaştırır. Bununla beraber, bu saydamlaştırmaya uygun karşılığı veremeyen okur; veya felsefeyi gazetecilik dilinin okuma anlama alışkanlıklarının mantığına tercüme eden okur yazarlık, bu metinleri yine kendi yapılanmış mantığına uygun olarak okur; bu okumalardan çıkardığı açıklama resimlerini, genellemeler, sonuçlar olarak kendi okurlarına sunan metinler yazar. Örneğin, zamanımızın tipik popüler filozofu Alain  Badiou vb. örneklerinde olduğu gibi, bu parçasal birikimin cevheri ışığından hiç pırıltı almaksızın Wittgenstein üzerine yazar ve yazdıklarının gölgesi başka okurların kafa karışıklığında karşılığını bulur. (Bkz. Alain Badiou, Wittgenstein’s Antiphilosophy, Verso, 2011.) Alain Badiou’yu burada sözkonusu oto-hetero afektif uyanışı kendi felsefe yazım etkinliklerine katan ve bu ana damardan  beslenen, ana damarı yan damarlarla dallandırdıkça dallandıran! Böylece ana damardan uzaklaşan odak noktasının bulanıklaşmasıyla  yazımı karmaşıklaşan  Fransız oto-hetero afektif geleneğinin  başta bu damarı açan  Henry Bergson, Husserl, Heidegger, Merleau-Ponty , Michel Henry, Derrida, Jean-Luc Marion, Jean-Luc  Nancy vb. diğerleri ile karıştırılmaması gerekli bir örnek.  Yine de ana damarı kaybetmemeye, oradaki saydamlaşmaya yönelik bir ilgi, Wittgenstein’ın imlem farklılıkların anlamın figürle, formla, işaretle dış bağlantılı temsilller kurmaya imkan (possibilities of sense representation) olan konfigürasyonları fenomenolojik diller kurarak saydamlaştırmasına uyanan bir ilgide kendisini göstermekte. Jean-Luc Marion kendi felsefi konumunu açmaya yönelik görüşmesinin son cümlesinde bu saydamlaştırmanın hala keşfedilmeyi bekleyen imkanlarına bağlı olarak Wittgenstein’a giderek daha çok uyanan ilgisini ifade etmek gereğini duyuyor. Bkz. Quiet Powers of the Possible Interviews in Contemporary French Phenomenology. Fordham Univ. Press 2016 s.63.   
Saydamlaştırma, öznenin öznelliğinin de nesnellik, doğruluk, kesinlik inanışlarının da birlikte yapılandığı dildeki mantıksal çatılanmanın ve kurallaşmanın sadece araç sonuç amaçlı, kronolojik kurallaşmasını değil, kökendeki bağlantısallıktan oto-hetero afektif devinimle her yöne yayılan mümkün ve mümkün olmayan konfigürasyon ve kombinezonların canlandırılması ve canlı tutulmasıyla yürür. Bununla beraber,   okur için “Yatay (kronolojik) ve dikey (transversal) örüntülenen yolların çokluğunu canlandırmak yerine, onlardan bir genelleme, total bir açıklama resmi  kurma tuzağına düşme tehlikesi daima vardır. (Maurice Blanchot, The Step Not Beyond, trans. Lycette Nelson (Binghamton: SUNY Press, 1992, p. 51.) 
Wittgenstein’ın parçasal metinleri, akademizmin (kendisinin “Philosophical Journalism” olarak karakterize ettiği) bu türden okuma ve yorumlamalardan muzdarip olarak, halâ uygun (appropriate) karşılığını beklemekte. Burada ve şimdiye kadar yazdıklarım bu karşılığın bir armağan olarak okura döndüğü hakikatini kendine ve okuruna dokundurmanın  açtığı imkanları paylaşmak için; yolu her nesilden yeni okur-yazarlar için açık tutmak için; ve  yolu açık tutmaya adanacak aydınlanma erlerinin kanat hareketlerini başlatmak umuduyla  yazıldı.